Kapıcı “Bir çok genç insan dünyayı etkilemek için bir sürü şey satın alıyor.” dedi.
Tyler’ı aradım.
Tyler’ın Paper Sokağındaki kiralık evinin telefonu çaldı.
Tyler, lütfen kurtar beni.
Telefon bir kez daha çaldı.
Kapıcı omzuma doğru eğildi ve “Birçok genç insan ne istediğini bilmiyor.” dedi.
Tyler, lütfen koru beni.
Ve telefon bir kez daha çaldı.
“Genç insanlar tüm dünyayı istediklerini sanıyorlar.”
Beni İsveç mobilyasından kurtar.
Beni akılcı sanattan kurtar.
Ve telefon bir kez daha çaldı ve Tyler telefonu açtı.
“Eğer ne istediğini bilmiyorsan” dedi kapıcı, “kendini istemediğin bir sürü şeyi satın almış olarak bulursun.”
Bir daha asla tam olmayayım.
Bir daha asla hoşnut olmayayım.
Bir daha asla mükemmel olmayayım.
Tam ve mükemmel olmaktan koru beni Tyler.

Tyler’la bir barda buluşmaya karar verdik.
Kapıcı, polisin bana ulaşabileceği bir numara bırakmamı istedi. Hala yağmur yağıyordu. Audi’m hala park yerindeydi ama ön cama Dakapo marka halojen lambası bir meşale gibi saplanmıştı.
Tyler ve ben buluştuk ve bir sürü bira içtik ve Tyler ona taşınabileceğimi söyledi ama onun için bir kıyak yapacaktım.
Bir gün sonra, içinde altı adet gömlek ve altı adet iç çamaşırı olan minimum bavulum gelecekti.
Bizi kimsenin izlemediği ve umursamadığı o barda sarhoş vaziyette otururken Tyler’a benden istediği kıyağın ne olduğunu sordum.
Tyler “Bana bütün gücünle vurmanı istiyorum.” dedi.

6

Microsoft için hazırlamış olduğum demoyu göstermeme iki ekran kala kanın tadını alıyorum ve yutmaya çalışıyorum. Patronum içeriğin ne olduğunu bilmiyor ama bir gözüm mor ve yanağımın içindeki dikişler yüzünden yüzümün bir yarısı şiş vaziyetteyken demoyu göstermeme izin vermiyor. Dikişler gevşemiş ve dilimle onları hissedebiliyorum. Kumsalda dolaşmış balık ağlarını düşünün. Dikişlerimi bir köpeğin üstündeki siyah dikişler olarak hayal edebiliyorum ve kan yutmaya devam ediyorum. Patronum benim yazmış olduğum notlardan prezentasyon yapıyor ve ben de odanın karanlık bir köşesinde projektörü çalıştırıyorum.
Kanı yalamaya çalıştıkça dudaklarım iyice yapış yapış oluyor ve ışıklar açıldığında, danışmanlar Ellen ve Walter ve Microsoft temsilcileri Norbert ve Linda’ya dönüp, katıldığınız için teşekkürler diyeceğim ama dudaklarım kandan dolayı parlıyor ve kan dişlerimin arasındaki çatlaklardan sızıyor.
Bayılmadan önce insan yarım litre kan yutabilir.
Dövüş kulübü yarın ve ben dövüş kulübünü kaçırmayacağım.
Prezentasyondan önce Microsoft’tan Walter, barbekü edilmiş patates kızartması rengindeki, buharlı ekskavatör çenesini, bir pazarlama aleti gibi açarak gülümsüyor. Parmağında mühür yüzüğü olan elini uzatıp, elimi sıkıyor ve elim onun pürüzsüz ve yumuşak elindeyken, “Diğer herife ne olduğunu görmek istemem” diyor.
Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Walter’a düştüğümü söylüyorum.
Bunu kendime ben yaptım.
Prezentasyondan önce, patronumun karşısına oturup, konuşmanın neresinde hangi slaytın gireceğini ve video gösterisini hangi arada yapmak istediğimi anlatırken, patronum “Sen her hafta sonu kendine ne yapıyorsun böyle?” diye soruyor.
Birkaç yara almadan ölmek istemediğimi ve artık pırıl pırıl bir vücuda sahip olmanın önemi olmadığını söylüyorum. Şu orijinal kırmızı arabaları görüyor musun, 1955’te ilk satılmaya hazırlandıkları günkü gibiler, ne yazık.
Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Öğle yemeğinde garson masanıza gelir ve geçen haftaki dövüş kulübünden dolayı gözleri dev bir pandanınki gibi simsiyahtır. Çünkü onu geçen hafta gördüğümüzde kafası betonla, markette çalışan iki yüz pound’luk bir çocuğun dizi arasındaydı ve çocuk garsonun burnuna art arda, tüm çığlıkların içinde kolayca duyulabilecek düz ve sert sesler çıkaran yumruklar atıyordu, ta ki garson dur diyebilecek kadar nefes alıp, ağzından kan püskürtene kadar.
Garsona hiç bir şey söyleyemezsiniz, çünkü dövüş kulübü sadece dövüş kulübünün başladığı ve bittiği saatler arasında vardır.
Fotokopi dükkanında çalışan çocuğu bir ay önce görmüşsünüzdür ama ya fotokopilere üçlü delik delmeyi yada kopyaların arasına renkli seperatör koymayı unutan bu çocuk, dövüş kulübünde kendinden iki kat büyük olan bir muhasebecinin ciğerlerindeki havayı boşaltıp, onu yumruklarıyla bayıltırken, on dakikalığına da olsa, bin tanrıydı. Dövüş kulübünün üçüncü kuralı, biri dur dediğinde veya bayıldığında, bayılmış numarası yapıyor olsa bile, dövüşün bitmesidir. Bu çocuğu her gördüğünde, ona ne kadar muhteşem bir dövüş çıkardığını söyleyemezsin.
Bir dövüşte sadece iki kişi olur. Bir seferde sadece tek dövüş yapılır. Dövüşe girerken tişört ve ayakkabılar çıkarılır. Dövüş sürmesi gerektiği kadar sürer. Bunlar dövüş kulübünün diğer kurallarıdır.
Dövüş kulübündeki herifler gerçek hayattaki herifler değildirler. Fotokopi dükkanındaki çocuğa çok iyi bir dövüş çıkardığını söyleseniz bile, aynı adama konuşuyor olmazsınız.
Benim dövüş kulübündeki halimi, patronum tanımıyor.
Dövüş kulübünde geçen bir geceden sonra, gerçek dünyadaki her şeyin sesi kısılır. Seni hiç bir şey kızdırmaz. Sözün kanundur ve diğer insanlar bu kanunu ihlal etse veya seni sorgulasa bile, yine de kızmazsın.
Gerçek hayatta ben, gömlek giyen ve kravat takan bir kampanya koordinatörüyüm, ağzım kan içinde karanlıkta oturmuş, patronum Microsoft yetkililerine bir ikon için seçtiği soluk mavi rengi anlatırken, slaytları değiştiriyorum.
Dövüş kulübünün ilk üyeleri Tyler ve bendik.
Beş yıllık planımın hayatımla örtüşmediğini fark edip, eve sinirli bir şekilde geldiğimde, evimi veya arabamı temizlemek bana yeterdi. Günün birinde hiç yara almadan ölüp gidecektim ve geride güzel bir ev ve araba bırakacaktım. Ta ki pislik veya yeni sahibi yerleşene kadar. Hiç bir şey durağan değildir. Mona Lisa bile dökülüyor. Dövüş kulübüne kadar ağzımdaki dişlerin yarısını oynatabilirim.
Kendini geliştirmek belki de çözüm değildir.
Tyler hiç bir zaman babasını tanımamıştı.
Belki çözüm kendini yok etmektir.
Hala Tyler’la birlikte dövüş kulübüne gidiyoruz. Dövüş kulübü artık bir barın bodrumunda, Cumartesi geceleri bar kapandıktan sonra yapılıyor. Ve her hafta katılan heriflerin sayısı artıyor.
Tyler kara betondan yapılmış olan bodrumun tek lambasının altına geçiyor ve o ışığın karanlığın içindeki yüz çift gözde parladığını görüyor. Tyler’ın ilk söylediği şey “Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır” oluyor.
Tyler bağırmaya devam ediyor “Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.”
Ben babamı altı yıldır tanıyordum ama onunla ilgili hiç bir şey hatırlamıyorum. Babam, her altı yılda bir farmıl bir kasabada, yeni bir aile kurar. Bu bir aile kurmaktan çok, acente açmaya benzer.
Dövüş kulübünde gördüğünüz şey, kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir erkekler jenerasyonudur.
Erkeklerle dolu bir bodrumun gece yarısı karanlığında, tek lambanın altında duran Tyler diğer kuralları sayıyor: her dövüş için iki erkek, bir seferde bir dövüş, ayakkabı yok, tişört yok, dövüşler sürmesi gerektiği kadar sürer.
“Ve yedinci kural” diye bağırıyor Tyler, “bu sizin dövüş kulübündeki ilk gecenizse, dövüşmek zorundasınız.”
Dövüş kulübü, televizyondaki futbol maçı değildir. Dövüş kulübünde, dünyanın dört bir yanından gelen tanımadığınız adamların birbirini, iki dakikalık gecikme ile uydu yayınından dövdüğünü izlemezsiniz, her on dakikada bir bira reklamı çıkmaz, ve istasyon aramak için beklemek zorunda değilsinizdir. Dövüş kulübüne gittikten sonra televizyonda futbol izlemek, muhteşem seks yapmak varken, porno izlemeye benzer.
Dövüş kulübü, spor salonuna gitmek, saçınızı ve tırnaklarınızı kestirmek için sebebiniz olmaya başlar. Gittiğiniz spor salonu, erkek gibi görünmeye çalışan heriflerle doludur, sanki erkek gibi görünmeye çalışmak bir heykeltıraş veya art direktörün söylediği şekilde görünmekmiş gibi.
Tyler’ın da dediği gibi, sufle bile şişirilmiş görünür.
Babam hiçbir zaman üniversiteye gitmediği için, benim üniversiteye gitmem gerçekten çok önemliydi. Üniversiteden sonra, onu şehirlerarası aradım ve şimdi ne olacak diye sordum.
Babam bilmiyordu.
Kendime bir iş bulup, yirmi beş yaşıma girdiğimde, yine şehirlerarası aradım ve şimdi ne olacak diye sordum. Babam yine bilmiyordu, ve evlenmemi söyledi.
Otuz yaşında bir erkeğim ve gerçekten çözümün bir kadın olup olmadığını merak ediyorum.
Dövüş kulübünde olanlar, kelimelerle anlatılmaz. Bazı heriflerin her hafta dövüşmeye ihtiyacı vardır. Bu hafta, Tyler kapıdan giren ilk elli kişinin içeri alınacağını söylüyor. O kadar.
Geçen hafta, omzunu sıvazladığım bir herifle dövüşmek için listeye yazıldık. Herif kötü bir hafta geçirmiş olmalı ki, künde pozisyonunda ellerimi kafamın arkasına bağladı ve dişlerim yanağımda bir delik açıp, gözüm tamamen kapanıp, kanayana kadar suratımı betona vurdu, ve ben ancak dur dedikten sonra yere bakıp, suratımın yarısının kanla çizilmiş resmini görebildim.
Tyler’la beraber yerde ağzımın çizmiş olduğu kanlı büyük O harfine ve yerden bize bakan gözümün kısık şekline bakıyorduk, Tyler “Çok iyi.” dedi.
Adamın elini sıkıp, iyi dövüştü dedim.
“Gelecek haftaya ne dersin?” diye sordu.
Suratımın tüm şişkinliğine rağmen gülümsemeye çalışıp, şu halime bak dedim. Gelecek aya ne dersin?
Hiçbir yerde, dövüş kulübünde olduğunuz kadar canlı olamazsınız. Hele bütün gözler üzerinizdeyken, diğer herifle birlikte o tek lambanın altına geçtiğiniz zaman. Dövüş kulübü kazanmak veya kaybetmekle ilgili değildir. Dövüş kulübü kelimelerle anlatılamaz. Dövüş kulübüne ilk kez gelen bir herifin kıçının beyaz ekmek dilimi gibi olduğunu görürsünüz. Aynı adamı altı ay sonra gördüğünüzde, tahtadan oyulmuş gibi durur. Bu adam artık her işi yapabilecek kadar güvenmektedir kendine. Dövüş kulübünde de, spor salonlarında olduğu gibi homurtular ve gürültüler vardır ama dövüş kulübü iyi görünmek için değildir. Kiliselerde olduğu gibi histerik bağırtılar gelir ve Pazar sabahı uyandığınızda kendinizi kurtarılmış hissedersiniz.
Son dövüşten sonra beni döven adam yerleri silerken, ben de sigorta şirketimi arayıp, acile gitmek için ön onay talep ettim. Hastanede Tyler düştüğümü söyledi.
Tyler bazen benim adıma konuşur.
Bunu kendime ben yaptım.
Dışarıda, güneş doğuyordu.
Dövüş kulübü hakkında konuşmazsınız, çünkü Pazar sabahı saat iki ile yedi arası hariç, dövüş kulübü diye bir şey yoktur.
Dövüş kulübünü ilk bulduğumuzda ne Tyler ne de ben hiç kavga etmemiştik. Eğer hiç kavga etmediyseniz, merak edersiniz. Canınızın nasıl yandığını, başka bir adam karşısında neler yapabileceğinizi merak edersiniz. Tyler’ın soracak kadar güven duyduğu ilk kişi bendim, ikimizde sarhoştuk ve kimsenin umurunda olmayacak bir bardaydık, Tyler “Bana bir iyilik yapmanı istiyorum. Bana olanca gücünle vurmanı istiyorum.” dedi.
Ben böyle bir şey yapmak istemiyordum ama Tyler tek bir yara bile almadan ölmek istemediğini, sadece profesyonellerin dövüşünü izlemekten sıkıldığını ve kendi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istediğini söyledi.
Kendi kendine zarar vermekten bahsetti.
O zamanlar hayatım tastamam görünüyordu, ve belki de içimizden daha iyisini çıkarabilmek için her şeyi kırmak gerekiyordu.
Etrafıma baktım ve tamam dedim. Tamam ama dışarıdaki parkta yapacağız.
Dışarı çıktık ve Tyler’a yumruğu suratına mı yoksa midesine mi istediğini sordum.
Tyler “Şaşırt beni” dedi.
Daha önce hayatımda hiç kimseye vurmadığımı söyledim.
Tyler “O zaman çıldır, be adam” dedi.
Gözlerini kapamasını söyledim.
Tyler “Hayır” dedi.
Her erkeğin dövüş kulübündeki ilk gecesinde olduğu gibi nefesimi tuttum ve bütün kovboy filmlerinde görmeye alışık olduğumuz şekilde yumruğumu Tyler’ın çenesine salladım ve yumruğum Tyler’ın boynunun kenarına girdi.
Kahretsin dedim, bu sayılmaz. Bir daha denemek istiyorum.
Tyler “Kesinlikle sayıldı.” dedi ve Cumartesi sabahları yayınlanan çizgi filmlerdeki karton boks eldiveni gibi göğsümün ortasına bam diye geçirdi ve ben bir arabanın üstüne uçtum. Orada öylece durduk, Tyler boğazının kenarını ovuştururken, ben de göğsümü tutuyordum ve daha önce hiç gitmediğimiz bir yere gittiğimizi biliyorduk, dahası çizgi filmlerdeki kedi ve fare gibi hala hayattaydık, ve bunu nereye kadar ilerletip, hala hayatta kalabileceğimizi merak ediyorduk.
“Çok iyi” dedi Tyler.
Tekrar vur bana dedim.
Tyler “Hayır, sen bana vur” dedi.
Ben de vurdum, bir kız gibi yumruğumu sallayıp, tam kulağının altına indirdim ve Tyler karşılık verdi, pabucunun topuğunu mideme geçirdi. Ondan sonra ve daha sonra olanlar kelimelerle tarif edilemez ama bar kapandı, insanlar dışarı çıktı ve etrafımıza toplanıp, bağırmaya başladılar.
Tyler’ın yerine ben dünyada yolunda gitmeyen her şeye el atmaya hazır hissettim kendimi, kırılan yaka düğmeleri ile nükseden temizlik takıntım, yüzlerce dolar içerde olduğumu söyleyen bankam, bilgisayarımı açıp, DOS işletim komutlarını karıştıran patronum ve işim. Ve, destek gruplarını benden çalan Marla Singer.
İlk kavga bittiğinde hiçbir problem çözülmüş değildi, ama hiçbir şeyin de önemi yoktu.
İlk kavga ettiğimiz gece bir Pazar gecesiydi ve Tyler tüm hafta sonu tıraş olmamıştı. Tyler’ın iki günlük sakalları yüzünden parmaklarımın boğumları yanıyordu. Park yerinde sırt üstü yatıp, sokak ışıklarının arasından görünen tek yıldıza bakarken Tyler’a ne ile dövüştüğünü sordum.
Tyler babası ile dövüştüğünü söyledi.
Kendimizi tamamlamak için bir babaya ihtiyacımız yoktu belki. Dövüş kulübünde kiminle dövüştüğünüzün hiçbir kişisel yanı yoktur. Dövüşmek için dövüşürsünüz. Dövüş kulübü hakkında konuşmamanız gerekir ama biz konuştuk ve sonraki birkaç hafta boyunca bar kapandıktan sonra park yerinde buluştuk. Havalar soğuduktan sonra, başka bir bar bodrumunu kullanabileceğimizi söyledi.
Dövüş kulübü buluştuğunda Tyler birlikte kararlaştırmış olduğumuz kuralları açıklar. Erkeklerle dolu zeminin bodrum katının ortasında ki ışık huzmesinin altında Tyler bağırıyor, “Çoğunuz, birileri kuralları bozduğu için buradasınız. Birileri size dövüş kulübünden bahsetti.”
“Ya dövüş kulübü hakkında konuşmaktan vazgeçin, ya da başka bir dövüş kulübü kurun, çünkü gelecek hafta buraya geldiğinizde adınızı listeye ekleyeceksiniz ve sadece listedeki ilk elli kişi içeri girebilecek. Eğer içeri girebilirseniz, ve eğer dövüşmek isterseniz, hemen dövüşe başlayacaksınız. Eğer dövüşmek istemiyorsanız, evinizde oturun, çünkü dövüşmek isteyenler var.” diyor Tyler.
“Eğer bu dövüş kulübünde ilk gecenizse,” Tyler bağırıyor, “dövüşmek zorundasınız.”
Birçok erkek dövüş kulübüne gelir çünkü dövüşmekten çok korktuğu bir şey vardır. Birkaç dövüşten sonra korku oldukça hafifler.
Bir sürü yakın arkadaş dövüş kulübünde ilk kez karşılaşır. Artık toplantılara veya konferanslara gittiğimde, konferans masalarında yüzler görüyorum, muhasebeciler, yöneticiler yada avukatlar bandajların altındaki kırık burunları veya gözlerinin altındaki kırık dikişler veya sımsıkı tutturulmuş çeneleriyle her yerde bitiveriyorlar. Bunlar, karar verme zamanı gelene kadar dinleyen sessiz genç adamlar. Başlarımızı eğerek selamlaşıyoruz.
Sonra patronum bana bu kadar çok adamı nasıl tanıyabildiğimi soruyor.
Patronum, iş camiasında gün geçtikçe daha az centilmen kaldığını ve eşkıyaların arttığını söylüyor.
Demo dönmeye devam ediyor.
Microsoft’tan Walter’la göz göze geliyoruz. İşte, mükemmel dişleri, tertemiz bir cildi ve sahip olabilmek için alumni dergisine yazacağınız türden işe sahip olan genç bir adam. Onun herhangi bir savaşa katılamayacak kadar genç olduğunu ve eğer ailesi boşanmamış olsa, babasının asla eve gelmeyeceğini bilirsiniz, ve o orada durmuş, yarısı tıraşlı, yarısı karanlıkta saklı ve kuşkulu çürüklerle dolu suratıma bakıyor. Dudaklarımdaki kan parlıyor. Ve belki de Walter geçen hafta sonu katıldığı etsiz, acısız yemeği düşünüyor yada ozon tabakasındaki deliği, veya hayvanlar üstünde acımasızca yapılan ürün testlerinin durdurulması gerektiğini, ama muhtemelen bunları düşünmüyor.

7

Bir sabah tuvaletin içinde ölü deniz anası gibi görünen kullanılmış bir prezervatif görüyorum.
Tyler ile Marla’nın tanışması.
İşemek için tuvalete gidiyorum ve tuvaletin içindeki, mağara resimlerine benzeyen pisliğin içinde prezervatif duruyor. Spermin ne düşündüğünü merak ediyorum.
Bu?
Vajina dedikleri mekan bu mu?
Burada neler oluyor?
Bütün gece rüyamda Marla Singer’ı becerdiğimi görüyorum. Marla Singer sigarasını içiyor. Marla Singer gözlerini yuvarlarında döndürüp duruyor. Yatağımda tek başıma uyanıyorum ve Tyler’ın odasının kapısı kapalı. Tyler’ın odasının kapısı asla kapalı olmaz. Bütün gece yağmur yağdı. Çatıda su kabarcıkları toplanıyor, eğriliyor, bükülüyor ve yağmur çatıdan geçip, tavandaki alçının üstünde birikiyor ve elektrik teçhizatından yere damlıyor.
Yağmur yağdığı zaman, şalterleri kapatmak zorunda kalıyoruz. Elektrikleri açmaya cesaret bile edemezsin. Tyler’ın kiralamış olduğu ev üç katlı ve bir de bodrum katı var. Elimizde mumlarla geziyoruz. Evin kilerleri, paravana ile ayrılmış uyuma bölümleri ve merdiven sahanlığında renkli camlı pencereleri var. Salonda, içinde oturabileceğiniz genişlikte pencereleri olan cumbalar var. Süpürgelik pervazları oymalarla süslenmiş, cilalanmış ve onsekiz inç yüksekliğinde.
Yağmur evin her yerinden içeri damlıyor. Tahta olan her şey şişiyor ve çekiyor, yerlerdeki, süpürgeliklerdeki ve pencere kasalarındaki çiviler dışarı fırlıyor ve paslanıyor.
Her yerde rahatça üstüne basabileceğiniz veya kolunuzu geçirebileceğiniz paslı çiviler var. Yedi yatak odasına sadece bir banyo düşüyor ve şimdi o banyoda bir prezervatif duruyor.
Ev bir şeyin olmasını bekliyor sanki, büyük bir değişiklik veya bir denemeden geçmek istiyor, sonra yıkılıp gidecek. Tyler’a ne kadar zamandır burada oturduğunu sorduğumda, sadece altı hafta demişti. Zamanın şafağı bile sökmeden önce, evin National Geographic ve Reader’s Digest yığınları biriktiren bir sahibi varmış. Her yağmur yağdığında daha da uzayan büyük magazin yığınları. Tyler son kiracının, parlak magazin sayfalarını kokain zarfı olarak kullandığını söylemişti. Polis veya her kimse kapıyı kırdığından beri ön kapıda kilit yok. Yemek odasının duvarlarındaki dokuz kat duvar kağıdı şişmiş, çiçeklerin altından çizgiler, onun altından yine çiçekler, onun altından kuşlar ve onun altından yeşillik görünüyor.
Tek komşumuz kapanmış olan bir makine dükkanı ve tam karşımızda bir blok uzunluğundaki depo. Evde, damasko kumaşından yapılma masa bezlerinin bir daha asla buruşmaması için kullanılan yedi fitlik silindirlerin durduğu bir klozet var. Yünlüleri güveden korumak için sedir ağacından yapılmış soğutmalı bir sandık var. Banyo duvarlarındaki çinilerde küçük çiçekler var, bir çok kişinin düğünündeki porselen takımından daha güzel ve şimdi tuvaletin içinde kullanılmış bir prezervatif duruyor.
Yaklaşık bir aydır Tyler’la birlikte yaşıyorum.
Tyler kahvaltıya iniyor, bütün göğsü ve boynu morluklarla kaplı, ve ben eski bir Reader’s Digest magazini okuyorum. Bu ev uyuşturucu ticareti yapmak için mükemmel bir yer. Hiç komşu yok. Depolar ve değirmenler dışında Paper Sokağında hiç bir şey yok. Kağıt değirmeninden gelen osuruk kokusu ve değirmenin etrafında portakal renkli piramitler oluşturmuş tahta talaşından gelen hamster yuvası tarzındaki kokuyu da unutmamak gerekir. Bu ev uyuşturucu ticareti yapmak için en mükemmel yer çünkü gündüzleri Paper Sokağından milyonlarca kamyon geçmesine rağmen, geceleri Tyler ve ben her yöne yarım mil uzaklığında yapayalnızız.
Bodrumda yığınlarca Reader’s Digest dergisi buldum ve artık her odada Reader’s Digest birikintileri var.
Amerika Birleşik Devletlerinde Yaşam.
Kahkaha En İyi İlaçtır.
Evdeki tek mobilya bu magazin yığınları.
En eski dergilerde, insan vücudundaki organların birinci tekil şahıs olarak birbirleri arasındaki konuşmalarını veren bir makale dizisi var: Ben Jane’in Rahmiyim.
Ben Joe’nun Prostatıyım.
Dalga geçmiyorum, ve Tyler yarı çıplak vaziyette ve belden yukarısı morluklar içinde mutfağa gelip car, car, car konuşuyor, dün gece Marla Singer ile tanıştığını ve seks yaptıklarını anlatıyor.
Bunu duyunca kesinlikle Joe’nun Safra Kesesi oluveriyorum. Bunların hepsi benim hatam. Bazen bir şey yaparsınız ve tamamen zıvanadan çıkarsınız. Bazen sizin yapmadığınız şeyler sizi zıvanadan çıkarır.
Dün gece Marla’yı aradım. Bir sistem oturttuk, eğer bir destek grubuna gitmek istersem, Marla’yı arıyorum ve ne yapmayı planladığını öğreniyorum. Dün Melanoma grubu vardı ve kendimi biraz kötü hissediyordum.
Marla Regent Otelinde yaşıyor. Regent Oteli kahverengi tuğlaların özensiz bir şekilde bir araya getirildiği, tüm çarşafların kaygan plastik örtülerin içine konduğu bir yer ve insanların çoğu oraya ölmek için gidiyorlar. Yatağın yanlış tarafına oturursan, hem sen, hem çarşaflar, hem de battaniye doğrudan yere kayıyorsunuz.
Melanoma grubuna gidip gitmeyeceğini öğrenmek için, Marla’yı Regent otelinden aradım.
Marla telefona ağır çekimde cevap verdi. Bunun gerçek bir intihar değil, muhtemelen yardım-için-çağrı türü şeylerden biri olduğunu söyledi, ama bir sürü Xanax yutmuştu.
Beni, Marla’nın Regent Oteldeki pis odasında düşünün, Marla “ben ölüyorum. Ölüyorum. Ben ölüyorum. Ölüm. Ölü-yorum. Ölüyorum.” diyerek odanın içinde dolanırken onu izlediğimi düşünün.
Bu saatlerce sürebilir.
Öyleyse bu gece evdeydi, değil mi?
Büyük ölüm olayını gerçekleştirdiğini söyledi. Eğer izlemek istiyorsam, hemen yetişmeliydim.
Teşekkür ederim dedim, başka planlarım var.
Peki öyleyse dedi Marla, televizyon izleyerek de ölebilirim. İzlemeye değecek birşeyler olmasını umuyordu.
Koşturarak Melanoma grubuna gittim. Eve erken geldim. Uyudum.
Ve işte bir sonraki sabah kahvaltıda Tyler morluklar içinde karşımda oturmuş, Marla’nın çılgın bir orospu olduğunu ama bundan çok hoşlandığını söylüyor.
Dün gece ki Melanoma grubundan sonra, eve geldim ve yatağa gidip, uyudum. Ve rüyamda Marla Singer’ı becerip durduğumu gördüm.
Ve bu sabah Tyler’ı dinlerken, Reader’s Digest okuyormuş gibi yapıyorum. Çılgın bir orospu, bana sorsaydın ben bunu sana söylerdim. Reader’s Digest. Uniformalı Eğlence.
Ben Joe’nun Safrasındaki Salgı Beziyim.
Tyler, Marla’nın dün gece kendisine anlatmış olduğu şeyleri söylüyor. Hiçbir kız onunla bu şekilde konuşmamış.
Ben Joe’nun Bilenmiş Dişiyim.
Ben Joe’nun Alev Almış Burun Delikleriyim.
Tyler’la Marla on kez seks yaptıktan sonra Marla, hamile kalmak istediğini söylemiş. Tyler’dan bebek aldırmak istiyormuş.
Ben Joe’nun Beyaz Muştasıyım.
Tyler böyle bir şeye nasıl kanardı? Sanki geçen gece tek başına oturup, Pamuk Prenses çizgi filmine cinsel organları ekleyen o değildi.
Tyler’ın dikkatini çekmek için nasıl rekabet edebilirdim?
Ben Joe’nun Öfkelenmiş, Alev Almış Reddetme Duygusuyum.
En kötüsü de, bunun benim hatam olması. Ben dün gece uykuya daldıktan sonra, Tyler garson olarak çalıştığı vardiyadan gelmiş ve Marla Regent Otelinden tekrar aramış. “İşte bu” demiş Marla. Tünel, ona tünelde yol gösteren ışık. Ölüm tecrübesi öyle güzeldi ki, ruhu bedeninden kalkıp, havada asılı kaldığı sırada Marla bunu bana telefonda anlatmak istemişti.
Marla ruhunun telefon açıp açamayacağını bilmiyordu ama en azından birinin onun son nefes alışını duymasını istiyordu.
Ama maalesef telefonu Tyler açmıştı ve bütün olayı yanlış anlamıştı.
Hiç karşılaşmadıkları için Tyler, Marla’nın ölmek üzere olmasını kötü bir şey sanmıştı.
Olacak iş değil.
Hiç Tyler’a göre olmamasına rağmen, polisi arayıp, hemen Regent oteline doğru yola çıkmıştı.
Bu durumda, hepimizin televizyondan bildiği eski Çin geleneğine göre, Tyler sonsuza kadar Marla’dan sorumlu olacak, çünkü Tyler Marla’nın hayatını kurtardı.
Eğer sadece birkaç dakikamı ziyan edip, Marla’nın ölümünü izlemeye gitmiş olsaydım, bunların hiçbiri olmayacaktı.
Tyler, Marla’nın Regent Otelinin en üst katında, sekiz katlık merdiven ve kapılardan televizyon gürültüsünün taştığı uzun ve gürültülü bir koridorun sonunda, 8G numaralı odada yaşadığını söylüyor. Her iki saniyede bir, ya bir aktristin bağırdığı, ya da bir kurşun yağmurunda bir aktörün bağırarak can verdiği bir koridor. Tyler koridorun sonuna varıyor ve daha kapıya dokunmadan, incecik, beyaz bir kol 8G’nin kapısından sapan gibi çıkıp, Tyler’ı göğsünden yakalayıp, içeri çekiyor.
Bir Reader’s Digest dergisine gömülüyorum.
Marla Tyler’ı içeri çeker çekmez, Tyler Regent otelinin önündeki fren ve siren seslerini duyuyor. Sonra şifoniyerin üstünde, barbie bebeklerin yapıldığı yumuşak pembe plastikten yapılma bir vibratör dikkatini çekiyor, ve bir dakikalığına Tyler, milyonlarca bebeğin, barbie’nin ve vibratörün Tayvan’daki bir montaj fabrikasında eritilip, hazırlandığını gözünün önüne getiriyor.
Marla, Tyler’ın vibratörüne baktığını fark ediyor, ve “Korkma. Sana bir zararı olmaz.” diyor.
Marla Tyler’ı bu defada koridora sürüklüyor ve üzgün olduğunu ancak polisi aramaması gerektiğini, ve aşağıdan gelen seslerin muhtemelen polis olduğunu söylüyor.
8G’nin kapısını kilitliyor ve Tyler’a merdivenlere doğru yürümesini işaret ediyor. Merdivenlerde, Marla ve Tyler duvara yapışıyorlar çünkü polisler ve ellerinde oksijen maskeleri ile doktorlar yukarı koşuşturuyorlar. Bu arada 8G’nin hangi oda olduğunu soruyorlar.
Marla koridorun sonundaki oda olduğunu söylüyor.
Marla polise 8G’de yaşayan kızın bir zamanlar tatlı, çekici bir kız olduğunu ama artık bir canavara dönüştüğünü söylüyor. Kız bulaşıcı bir insan artığı ve kafası karışmış, yanlış şeyi yapmaya cesareti yok, o yüzden intihar falan etmiş olamaz.
“8G’deki kızın kendine inancı yok,” diye bağırıyor Marla, “ve yaşlandıkça, seçeneklerinin azalacağından korkuyor.”
“İyi şanslar” diye bağırıyor Marla polislerin arkasından.
Polisler 8G’nin kilitli kapısının önüne yığılıyorlar, Marla ve Tyler lobiye koşuşturuyorlar. Arkalarından bir polisin kapıya bağırışı geliyor:
“Bırakın size yardım edelim Bayan Singer! Yaşamak için bir sürü sebebiniz var! İçeri girmemize izin ver Marla, ki sana problemlerinde yardımcı olabilelim.”
Böylece Marla ve Tyler sokağa çıkmıştı. Tyler Marla’yı bir taksiye bindirirken, otelin sekizinci katında, Marla’nın odasının penceresinin önünde gölgelerin ileri geri hareket ettiklerini görmüştü.
Bir sürü ışık, araba ve ucu bucağı görünmeyen altı şeritlik trafiğin olduğu otobana çıktıklarında, Marla Tyler’dan kendisini sabaha kadar ayakta tutmasını istemişti. Çünkü Marla uyursa, ölecekti.
Marla bir sürü insanın kendisinin ölmesini istediğini söylemişti. Bu insanlar çoğu zaten ölmüş ve öte tarafa gitmişti ve geceleri ona telefon açıyorlardı. Marla barlara gidiyordu ve barmenin ismini seslendiğini duyuyordu. Ve telefona cevap verdiğinde, hattın kesilmiş olduğunu anlıyordu.
Tyler ve Marla, yanımdaki odada sabaha kadar uyanıktı. Tyler daha sonra uyandığında, Marla Regent Otelindeki odasına dönmüştü bile.
Tyler’a Marla’nın bir sevgiliye değil, bir sosyal danışmana ihtiyacı olduğunu söyledim.
Tyler “Buna aşk deme” dedi.
Uzun lafın kısası, Marla şimdide hayatımın başka bir parçasını mahvetmeye hazırlanıyordu. Üniversiteden beri arkadaşlar ediniyorum. Evleniyorlar. Onları kaybediyorum.
Pekala.
Temiz iş, diyorum.
Tyler bunun benim için problem olup olmayacağını soruyor.
Ben Joe’nun Birbirine Geçmiş Bağırsaklarıyım.
Hayır, diyorum, sorun yok.
Kafama bir silah dayayın ve duvarları beynimle boyayın.
Harika diyorum. Gerçekten harika.

About these ads