Hayat, üzerine yazı yazılamayacak albümlerden. Albüm kritiği bekleyenlerden özürlerimi sunmak isterim, zira eleştiri nitelikli sözcükler bu bağlamda pek kifayetsiz ve yavan kaçardı. Demek istediğim şu ki; duygularla kısaca Hayat’tan yola çıkıldı… Albümün kritği ve indirmek için yazının devamını mutlaka inceleyin.

Sakin – Hayat (2008) Albümü İndirmek İçin Tıklayınız

Reset Magazin dergisindeki Albüm kritiği. Süper yorumlanmış.

Hayat, üzerine yazı yazılamayacak albümlerden. Albüm kritiği bekleyenlerden özürlerimi sunmak isterim, zira eleştiri nitelikli sözcükler bu bağlamda pek kifayetsiz ve yavan kaçardı. Demek istediğim şu ki; duygularla kısaca Hayat’tan yola çıkıldı…

Sakin ile tanışmamız eskilere dayanır; Peyote günlerine dayalıdır, Yıldız Teknik, The Good Bad & The Queen konseri ve Radar Live öncesidir, öncedir… Hayat şarkıları, tavana gözlerimizi dikip ona – buna içimizden atıp tuttuğumuz, yeri geldiğinde en anarşik insan tavrımızla düzene ters gittiğimiz ve sınandığımız bir dünyada yer bulma karmaşasından kurtulmaya çalıştığımız anların melodileridir, hayattır… İşte o anların en sek hali, biraz gecikmeli olsa da şu an elimizin altında.

Her yeni şarkıda kar küresini ters düz edip, beyaz taneciklerin yavaş yavaş yere düşmesini izliyoruz. Öyle bir ütopyadasınızdır ki, gerçek hayatta da çevrenizin bir cam küre ile çevrelendiğini hissedersiniz. İçerideki suni düzenin kardan adamı olursunuz. Olması gerekenlere inat onu kırmaya çalışır, arada dışarıdaki kaosun İkarus’u olup kanatlanır, bazı anlar da Sezar’ı olur, ahkam kesersiniz. İyi de yaparsınız…

“Kor bir ay” da mütevazi yerleşkenizin içine birini daha koymak istersiniz. Tekrar ters düz yaptığınız kürede, içerisi daha bir güzel görünür gözünüze… Ta ki, içine koyduğunuz o “Biri’nin” oda sıcaklığına inat camı çatlatmasına dek… Artık uçup gitmiştir iç huzurunuz… Aslında zaten farkındasınızdır; yaptığınız küçük resim, dışarıdaki hayatla pek tezattır. Melodiler, her ne kadar havası hoş bir ütopyadaymışçasına sizi başka alemlere götürse de, sözler, reel dünyada olduğunuzu kafanıza “dan-dan!” vurarak hatırlatır. İşte Hayat’ı da güzel yapan içindeki tezattır.

Muzip tebessümlerimizi çantamıza geri atmadan önce son bir kez Edepsiz Komedya’da yüzümüze takınıyoruz. Ruh haliniz alfa ve beta dalgaları arasında gidip geliyordur. Zaten aşk da böyle bir duygu değil midir?! Varlığının muamma olduğu yetmiyormuş gibi sizi de normal olmaya düşman eder. İşte bu Edepsiz Komedya içinde de, ona-buna kafa tutan, inat bir melodiyle bir aşağı – bir yukarı sallanır; bir batarsın, bir çıkarsın…

Hazır batmışken, sınandığımız bir dünyayla hoş beş gitmeyeceğini de en pozitif tavrınla haykırıverirsin. Denek Hayat’ının sadece tren faciasıyla sınırlı olmadığını bilirsin. Bu sefer boş bir vagonun içinde; karanlıkta sınanmışsındır. Birileri, üçgen boşlukları kare ile doldurmaya çalışmıştır. İşte bunun bilincinde olduğun için en umutlu halinde kafanın içindekilerle akıp gider, bu sınama metoduna uyup kağıt, kalem ve silgini bir dahaki sefere hazır bulundurmak istersin. Sonrasında, davul sesi kafanın içindeki –ÇUf çuf- olmaktan öteye gider. Ses kesilmiştir… Melodinin sonunda artık birileri Sus* demiştir, gizliden gizliye… Uyursun…

Sabahın köründe kalkıp tutarsın Yağmur Güncesi’ni. İçine çöken yalnızlığı anlatmaya çalışırsın. Sessizliğin içinde melodiler de dışarıdaki yağmur gibi aynı düzende düşer yere. Dışarıya sözünü geçirenden, bir umut, bir ses beklersin. Gelmeyince, kafanı yastığın altına sokup, tekrar dalarsın. Artık düşlerinin huzursuzluğa dönüştüğü Kırmızı Oda’dasındır. Yalnızlık, rengini griden kırmızıya dönüştürmüş, avuçlarını şah damarına bastırmış. Dayanamazsın… Bu kez sessizliğe kan ter içinde günaydın dersin…

“Bu Defa” zaman, kelimeleri boğazına mıhlamıştır. Zor da olsa cızırtılı bir gitarla teker teker çıkarırsın. Issız ada denilen roman ütopyası yerine, malum üç şeyi almadan, yerin dibine girip sessizlikte kaybolmayı tercih edersin. Böyle bir anda, duvara yapışık gözlerinin içine bakan hayâle son bir umut, titrek sesinle “bir defa kalsam yanında, hayat güzel hikayemde kalınca” dersin. Sonrasında, bu üç boyutlu boşluğun içini doldurmaya çalışan bir “Sen’le” öylece… Kalırsın.