Keystone’un tek makaralık ‘slapstick’ filmleri yapımcısı Mack Sennett, Chaplin’i, bir Karno turnesi sırasında New York’tayken fark etmiştir. Chaplin, Aralık 1913’te 150 dolar haftalıkla sinema yaşamına adım atacak, bir daha da sahneye dönmeyecektir.

YERYÜZÜ KİTAPLIĞI
Masklarda tekin olmayan bir gizemlilik vardır. Yüzlerine takanlara tuhaf bir güç verirler, izleyende ise güçlü, karşı konulmaz duygular uyandırırlar. Ama bunun ille de yüzün tümünü örten bir maske olması gerekmez; mask çok basit bir biçimde de oluşturulabilir. Sözgelimi, bir takma burun, belirli bir makyaj ya da bir peruk bile bu işi görebilir. Tuhaf bir biçimde yürümenizi sağlayan bir çift pabuç ya da içinde kaybolduğunuz kocaman bir ceket de olur. Aynada kendinize bakarsınız ve anlaşılmaz bir güç harekete geçer. Beden biçim değiştirir; beklenmedik dürtüler sizi ele geçirir. Her oyuncu, her dansçı bu olağanüstü anı çok iyi bilir…”

The Guardian’dan Simon Callow, Simon Louvish’in Faber’dan yeni çıkan “Chaplin: The Tramp’s Odyssey” (Chaplin: Serseri’nin Serüveni) adlı kitabıyla ilgili yazısına bu sözlerle girmiş. Okuyucuyu doğruca Charles Chaplin’e götürüyor böylece.

Hep anlatılır: Başlangıçta Fred Karno vodvil topluluğunda çalışan Chaplin, sayısız müzikhol skecinde oynadıktan sonra Hollywood’daki ünlü Keystone Stüdyoları’yla anlaşma imzalar. Keystone’un tek makaralık “slapstick” filmleri yapımcısı Mack Sennett, Chaplin’i, bir Karno turnesi sırasında New York’tayken fark etmiştir. Chaplin, Aralık 1913’te 150 dolar haftalıkla sinema yaşamına adım atacak, bir daha da sahneye dönmeyecektir.

İşte o günlerde, Keystone Stüdyoları’nın depolarından birindeki eski püskü eşyaları karıştırırken, bir melon şapka, bir baston, ayağına çok büyük gelen bir çift ayakkabı, bol bir pantolon ve bir frak ceketi bulur. Sennett’ın, çekmek üzere olduğu sahne için kendisinden yaşlı bir tip aradığını bildiğiden, dudağının üstüne küçük bir bıyık yapıştırır. “Venedik’te Ufaklıklar Araba Yarışları” filminin setine bu kılıkta girdiğinde, bir süre sonra dünyayı kırıp geçirecek “komik küçük serseri” karakteri doğmuştur artık.

Chaplın’in yükselişi

Gel gör ki, o anda ne yapımcı Sennett, ne Chaplin’in o sahnede birlikte oynayacağı Mabel Normand, ne de Chaplin’in kendisi farkındadır komedi dünyasında yepyeni bir çığırın açılmakta olduğundan. Şarlo tipinin özellikleri de henüz tam anlamıyla oluşmamıştır zaten.

Oysa, çok geçmeden, haftada iki film gibi büyük bir hızla çevrilmelerine karşın Chaplin komedileri olağanüstü bir başarı sağlayacak, Şarlo çılgınlığı bütün ülkeyi saracak, Chaplin’in yığınla taklitçisi türeyecek, bir Broadway gösterisinde tüm dansçı kızlar sahneye Şarlo kıyafetiyle çıkacaktı.

Kısa bir süre sonra Chaplin’in kendi filmlerini yönetmesine izin verilecek, ücreti de giderek astronomik rakamlara ulaşacaktı. Chaplin, 1917’de First National şirketinden sekiz film için 1 milyon dolar alacak, iki yıl sonra da dönemin önde gelen yıldızları Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve ünlü yönetmen D. W. Griffith’le, United Artists’i kuracak, izleyen yirmi beş yıl boyunca 20. yüzyılın en kalıcı ikonlarından biri olacak, sinema sanatına “Şarlo Serseri”, “Yumurcak”, “Altına Hücum”, “Şehir Işıkları”, “Asrî Zamanlar”, “Şarlo Diktatör” gibi başyapıtlar armağan edecekti.
Simon Louvish, ustanın doğumunun 120. yılında yayımlanan “Chaplin: Serseri’nin Serüveni” adlı yaşamöyküsünün ilk cildinde (bunu üç cilt daha izleyecek), bütün bunları çok ayrıntılı bir biçimde anlatmakla birlikte, kitabının Chaplin’den çok Şarlo’yla ilgili olduğunu belirtmeden edemiyor. Louvish’in kitabı, başka bir deyişle, Chaplin ile yüzüne geçirdiği “mask” arasındaki karmaşık yaratıcılık ilişkisini ele alıyor.

Louvish, o belleklerden çıkmayan kıyafetiyle bu “küçük serseri”nin, tüm dünyanın düşgücünü nasıl ele geçirdiği sorusuna yanıt arıyor: Chaplin’i, o günlerin Hollywood’unda birbiri ardına film çeviren bir yığın parlak soytarıdan belirgin bir biçimde ayıran neydi? Bu sorunun yanıtını vermek kuşkusuz o kadar kolay değil, pek çok açıdan bakmayı gerektirebilir. Yine de, Louvish, Chaplin’i benzersiz kılan temel bir özelliği vurguluyor:
“Chaplin’in yarattığı gülünç dünyanın ardında, yaşamın büyük saçmalığı, toplumun acımasızlığı, yasalar ve adaletin geçersizliği, toplumsal yapıların kırılganlığı yatar. Ama ona benzemek isteyenlerin gerçek dünyanın dış özelliklerine bakmakla yetinmelerine karşılık, Chaplin gerçekliğin boğuculuğuna karşı yoğun, içselleştirilmiş bir isyanı üstlenir perdede… Giderek onun için üzülür, kaygılanırız. Onu anlarız. Bizden biri olur çıkar. Büyük soytarının derinlerdeki gizi buradadır. Onu izlerken, ansızın tek bir kişinin değil, insanlık durumunun ikilemiyle karşı karşıya olduğumuzu kavrarız…”
Chaplin’in bu özelliğinin temelinde yatanı da, Karno topluluğuyla çıktığı bir Avrupa turnesi sırasında Paris’te tanıştırıldığı Claude Debussy açıklamıştı belki de: “Monsieur Chaplin, vous êtes un artiste!” (Bay Chaplin, siz bir sanatçısınız!)

BİR KLASİK
Necatigil’in Türkçesinden Strindberg

Çeviri uğraşının en sıkı okulu, sanırım, usta çevirmenlerin kaleminden çıkan yapıtları okumaktır. 1960’lardan bu yana sürdürdüğüm bu uğraşta bana hep ustaların çevirileri yol göstermiştir. Bu ustaların en önemlilerinden biri de, kuşkusuz, Behçet Necatigil’dir. Ama ne zaman Necatigil’in çevirmenliğinden söz açmaya kalksam, şairliğini düşünerek ilkin biraz duraksarım. Sonra, “Çekinecek ne var ki bunda?” derim kendi kendime, “Evet, o her şeyden önce bir şair ama, çeviri uğraşına da gönülden sarılmış. Knut Hamsun’un ‘Açlık’ını ve daha birçok yapıtını, Heinrich Heine’nin ‘Şarkılar Kitabı’nı, Rainer Maria Rilke’nin ‘Malte Laurids Brigge’nin Notları’nı, Thomas Mann’ın ‘Venedik’te Ölüm’ünü, Wolfgang Borchert’in ‘Fener, Gece ve Yıldızlar’ını, Heinrich Böll’ün ‘Ve O Hiçbir Şey Demedi’sini kim o kadar güzel bir Türkçeyle, o kadar incelikli çevirebilirdi ki? Kaldı ki, her iyi çevirinin ille de şairane olması gerekmez ama, Necatigil’in usta işi çevirilerinde şairliğinin az mı payı vardır?”

Geçenlerde, August Strindberg’in bu kez Everest’ten yayımlanan “Açık Deniz Kenarında” adlı romanı elime geçtiğinde yine benzer düşüncelere kapıldım.

Strindberg, modern Avrupa tiyatrosunun büyük öncülerinden. 1800’lerin sonlarıyla 1900’lerin başlarında yazdığı “Baba”, “Matmazel Julie”, “Alacaklılar”, “Rüya Oyunu” “Hayaletler Sonatı” gibi oyunları bizde de az oynanmamış. Ama 1879’da yayımlanan ilk romanı “Kırmızı Oda”, kapitalizmin daha ilk döneminde beliren çarpıklıkları, Stockholm sosyetesinin sahteciliği ve sapkınlıklarını yergisel bir dille anlatışıyla, Strindberg’in bütün ülkede ünlenmesini sağlamış.

Ardından, 1890’da “Açık Deniz Kenarında” adlı ikinci romanı yayımlanmış. Balıkçılık uzmanı Axel Borg’un, gittiği uzak balıkçı köyünde, yeniliklere kapalı, geleneklere bağlı halk tarafından dirençle, nerdeyse düşmanca karşılanması, bana hep, Ibsen’in “Bir Halk Düşmanı” adlı oyununda halka karşın doğruları savunan Doktor Stockmann’ı anımsatmıştır. Böylesi bir dışlanış, yanı sıra yalnızlığı getirir kuşkusuz.
Necatigil’in “Açık Deniz Kenarında” çevirisi, ilk kez 1951’de Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’ndan çıkmış. 1972’den sonra uzun yıllar Varlık Yayınları yayımlamış romanı. Selim İleri, “Açık Deniz Kenarında”nın Everest’ten çıkan bu yeni basımına yazdığı kısa sunuşta (“Kırık İnceliklerin Şairi: Behçet Necatigil” kitabını anımsayanlar, bunun bir rastlantı olmadığını anlayacaklardır) bir anısından yola çıkıyor:
“‘970’ler, Beşiktaş’ta alçakgönüllü bir apartman dairesi; o dairede Behçet Necatigil’in çalışma odasındayız. Türk şiirinin büyük ustası hem sevinçli, hem kaygılı. Sevinçli, çünkü August Strindberg’den dilimize kazandırdığı ‘Açık Deniz Kenarında’ yeniden yayımlanacak. (…) Necatigil kaygılı, çünkü Yaşar Nabi Bey, ‘İsmi Açık Deniz Kıyısında yaparsak, daha iyi olur,’ demiş. ‘Kıyı’yla ‘kenar’ arasındaki ayrım Behçet Hoca’yı düşündürüyor Gerçi kendisi de çevirinin diliyle oynamış; git git unutulan kelimelerin yerine yeni sözcükler… Sonra bazı cümlelerin sözdizimiyle oynamış. Yine de kenar ve kıyı kararsızlığı…’

Kitabın başında, Behçet Necatigil önsözü, hem Strindberg’in yapıtlarına, hem de oyunlarının Türkiye’deki serüvenine ışık tutuyor.

“Açık Deniz Kenarında”, yarım yüzyıldan fazla bir zamandır Türkçe. Az okunmadı. Ama genç kuşaklar da okumalı. Hem de bir modern klasik başyapıttan, hem de Necatigil’in benzersiz Türkçesinden yoksun kalmamak için.

Kaynak: Radikal Kitap

Reklamlar