21

Sky Harbor Uluslararası Havaalanında uyanırsın.
Saatini iki saat geri al.

Servis otobüsüyle Phoenix’e gidiyorum ve girdiğim her barda, iyi bir yumruğun yanak etini, kemiğin sivri kenarına paketlemesi sonucu, gözünün kenarında dikişler olan herifler görüyorum. Burunları yamulmuş olan herifler var ve bardaki bu herifler beni yanağımdaki büzüşmüş delikle görüyorlar ve bir anda aile oluveriyoruz.

Tyler uzun bir süredir eve gelmiyor. Ben küçük işime gidiyorum. Bir havaalanından diğerine koşturup, içinde insanların öldüğü arabalara bakıyorum. Seyahatin büyüsü. Minik bir hayat. Minik sabunlar. Minik uçak koltukları.

Gittiğim her yerde Tyler’ı soruyorum.
Onu bulma ihtimaline karşılık, kurban ettiğim on iki kişinin ehliyetini cebimde taşıyorum.
Girdiğim her barda, her lanet olası barda dövülmüş herifler görüyorum. Gittiğim her barda boynuma sarılıp, bana bira ısmarlamak istiyorlar. Hangi barların dövüş kulübü olduğunu zaten biliyormuşum gibi.

Tyler Durden adında birini gördünüz mü diye soruyorum.
Dövüş kulübü hakkında soru sormak çok aptalca olacağı için sormuyorum.
İlk kural dövüş kulübü hakkında konuşmamak.
Ama Tyler Durden’ı gördünüz mü diye soruyorum.
Hiç duymadık, efendim, diyorlar.
Ama onu belki Chicago’da bulabilirsiniz, efendim.
Herkesin bana efendim demesinin sebebi, yanağımdaki delik olmalı.
Ve göz kırpıyorlar.
O’Hare’de uyanıp, Chicago’ya giden servise biniyorum.
Saatimi bir saat ileri alıyorum.
Başka bir yerde uyanabiliyorsan.
Başka bir zamanda uyanabiliyorsan.

Neden başka bir insan olarak uyanamazsın ki?
Gittiğim her barda dövülmüş herifler bira ısmarlamak istiyorlar.
Ve hayır efendim, Tyler Durden’ı hiç görmedik diyorlar.
Ve göz kırpıyorlar.
Bu ismi daha önce hiç duymamışlar. Efendim.
Dövüş kulübünü soruyorum. Bu gece buralarda bir dövüş kulübü var mı?
Hayır, efendim.
Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.
Bardaki dayak yemiş herifler kafalarını sallıyorlar.
Hiç duymadık. Efendim. Ama kendi dövüş kulübünüzü Seattle’da bulabilirsiniz, efendim.
Meigs Field’da uyanıp, Marla’yı arıyorum ve Paper sokağında neler oluyor diyorum. Marla, bütün uzay maymunları kafalarını kazıdı diyor. Elektrikli tıraş makinesi ısınıyor ve artık bütün ev yanmış saç gibi kokuyor. Uzay maymunları parmak izlerini yok etmek için kül suyu kullanıyor.
Sea Tac’de uyanırsın.
Saatini iki saat geri alırsın.

Servis seni Seattle’a götürür, girdiğin ilk bardaki barmende bir boyunluk vardır ve beni görebilmek için kafasını iyice geriye atıp, ezilmiş bir patlıcan gibi duran mor burnunun ucundan bakar.
Bar boştur ve barmen “Tekrar hoş geldiniz, efendim” der.
Bu bara daha önce gelmemiştim ki, hem de hiç.
Tyler Durden adını daha önce duydun mu hiç diye soruyorum.
Barmenin çenesi boyunluğun üstüne çakılmış gibi duruyor ve bana bakıp “Bu bir test mi?” diyor.
Evet diyorum, bu bir test. Tyler Durden’la hiç karşılaştın mı?
“Geçen hafta uğramıştınız, Bay Durden,” diyor. “Hatırlamıyor musunuz?”
Tyler buradaydı.
“Siz buradaydınız, efendim.”
Bu geceden önce buraya gelmedim ki.

“Öyle diyorsanız öyledir efendim.” diyor barmen, “ama Perşembe akşamı gelip bana polisin bizi ne zaman kapatmayı planladığını sordunuz.”
Geçen Perşembe akşamı uyuyamadığım için bütün gece ayaktaydım ve uyanık mıyım yoksa uyuyor muyum diye düşünüp duruyordum. Cuma sabahı uyandığımda kemiklerim ağrıyordu, yorgundum ve bütün gece gözlerimi kırpmamışım gibi hissediyordum.
“Evet efendim” diyor barmen “Perşembe akşamı tam olarak şu anda durduğunuz yerde durup, bana polis baskının ve Çarşamba günü dövüş kulübünden kaç kişiyi geri çevirmek zorunda kaldığımızı sordunuz.”
Barmen etrafa bakmak için omuzlarını ve boyunluklu kafasını çeviriyor ve “Bizi duyacak kimse yok Bay Durden, efendim. Dün gece yirmi yedi kişiyi geri çevirdik. Burası dövüş kulübünden sonra hep boş oluyor” diyor.

Bu hafta girdiğim her barda bana efendim dediler.
Girdiğim her barda bütün dövüş kulübü üyeleri birbirlerine benzemeye başladılar. Bir yabancı benim kim olduğumu nerden bilebilir?
“Bir doğum lekeniz var Bay Durden.” diyor barmen. “Ayağınızda. Koyu kırmızı Avustralya ve yanında Yeni Zelanda şeklinde.”
Bunu bir tek Marla biliyor. Marla ve babam. Tyler bile bilmiyor. Plaja gittiğimde ayağımı hep altıma saklayarak oturuyorum.
Sahip olmadığım kanser, şimdi her yere yayılmış.
“Kargaşa Projesindeki herkes biliyor Bay Durden.” Barmen elini uzatıp, üstündeki yanık öpücük izini gösteriyor.
Benim öpücüğü mü?
Tyler’ın öpücüğü.
“Herkes doğum lekesini biliyor.” diyor barmen. “Bu efsanenin bir parçası. Kahrolası bir efsane oluyorsun adamım.”

Hiç yaptık mı diye sormak için Seattle’daki motel odasından Marla’yı arıyorum.
Bilirsiniz işte.
Şehirlerarası, Marla “Neyi?” diyor.
Yattık mı?
“Ne!”
Yani hiç seks yaptık mı?
“Tanrım!”
Yani?
“Yani mi?” diyor.
Hiç seks yaptık mı?
“Sen acayip boktan bir herifsin!”
Seks yaptık mı?
“Seni öldürebilirim.”
Ne yani, bu evet mi demek, hayır mı?
“Bunun olacağını biliyordum” diyor Marla. “Çok kaypaksın. Beni seviyorsun. Sonra görmezden geliyorsun. Hayatımı kurtarıyorsun, sonra da annemi kaynatıp, sabun yapıyorsun.”
Kendimi çimdikliyorum.
Marla’ya nasıl tanışıtığımızı soruyorum.
“Testis kanseri şeyinde” diyor Marla. “Sonra da hayatımı kurtardın.”
Hayatını mı kurtardım?
“Evet hayatımı kurtardın.”
Senin hayatını Tyler kurtardı.
“Hayatımı kurtardın.”
Parmaklarımı yanağımdaki deliğe sokup, içeride gezdiriyorum. Beni uyandıracak kadar birinci sınıf bir acı için en uygunu bu olmalı.

“Hayatımı kurtardın. Regent Oteli. Yanlışlıkla intihar etmeye kalkışmıştım. Hatırlıyor musun?”
Ah.
“O gece” diyor Marla “senin bebeğini aldırmak istediğimi söylemiştim.”
Kabin basıncını kaybediyoruz.
Marla’ya adımı soruyorum.
Hepimiz öleceğiz.
“Tyler Durden. Adın, Tyler Akıllara-Zarar Durden. 5123 NE Paper Sokağında oturuyorsun ve orası kafalarını kazıyıp, derilerini kül suyu ile yakan küçük müritlerinle kaynıyor.” diyor Marla.
Uyumam lazım.
“Hayır önce koca kıçını kaldırıp buraya gelmen lazım. “ diye bağırıyor Marla. “Şu küçük troller beni sabuna çevirmeden önce gelmelisin.”
Tyler’ı bulmam lazım.
Marla’ya elindeki yaranın nasıl olduğunu soruyorum.
“Sen yaptın” diyor. “Elimi öptün.”
Tyler’ı bulmam lazım.
Biraz uyumam lazım.
Uyumam lazım.
Uykuya dalmam lazım.
Marla’ya iyi geceler diyorum ve uzanıp telefonu kaparken Marla’nın çığlıkları uzaklaşıyor, uzaklaşıyor ve yok oluyor.

22

Bütün gece düşünceler beynime üşüşüp durdu.
Şu anda uyuyor muyum? Hiç uyumuş muydum? İşte insomnia buydu.
Nefes alıp verirken rahatlamaya çalışıyorum ama kalbim yerinden fırlayacakmış gibi oluyor ve düşünceler beynimde fırtınalar koparıyor.
Hiçbir şey işe yaramıyor. Rehberli meditasyon bile.
İrlanda’dayım.
Koyun saymak ta işe yaramıyor.
En son uyuduğunu hatırladığın zamandan beri geçen günleri, saatleri, dakikaları sayarsın. Doktorun güler. Kimse uyuyamamaktan ölmedi şimdiye kadar der. Yüzün bozulmuş meyve gibi görünür ve öldüğünü sanırsın.
Ve Seattle’daki bir motelin yatağında, sabahın üçünden sonra bir kanser destek grubu bulman da imkansızdır. Küçük mavi Amytal Sodyum kapsülleri veya ruj kırmızısı Seconal’ler bulmak için de çok geçtir. Ve sabahın üçünden sonra, dövüş kulübüne de giremezsin.
Tek yapabileceğin Tyler’ı bulmaktır.
Yada biraz uyumak.
Sonra birden uyanırsın ve Tyler yatağın yanında, karanlıkta duruyordur.
Uyanırsın.

Tam uykuya dalacağın sırada, Tyler “Uyan. Uyan, Seattle’daki polisle ilgili problemi çözdük. Uyan.” der.
Şube amiri çete türü eylem ve geç saatte boks klüpleri dediği şeye baskın yapılmasını istemiş.
“Ama endişelenecek bir şey yok.” diyor Tyler. “Bay şube amiri bir problem olamaz.” diyor Tyler. “Onu taşaklarından yakaladık.”
Tyler’a beni takip mi ediyordun diye soruyorum.
“Çok komik” diyor Tyler. “Ben de sana aynı şeyi soracaktım. Diğerlerine benden bahsettin, seni bok parçası. Sözünü tutmadın. “
Tyler onu ne zaman fark ettiğimi merak ediyordu.
“Her uyuduğunda” diyor “kaçıp, çılgınca, vahşi şeyler yaptım, aklımı kaçırmış gibi davrandım.”
Yatağın yanına diz çöküp, fısıldıyor “Geçen Perşembe sen uyuyunca, Seattle’a giden bir uçağa atlayıp, küçük bir dövüş kulübü kontrolü yaptım. Geri çevrilenlerin sayısını falan öğrendim. Yeni yetenekler aradım. Artık Seattle’da da bir Kargaşa Projemiz var.”
Parmaklarını kaşlarımın üstündeki şişliğe değdiriyor. “Los Angeles ve Detroit’te de Kargaşa Projesi var. Washington D.C. ve New York’ta ta büyük bir Kargaşa Projesi kuruluyor. İnanamayacaksın ama Chicago’da da bir Kargaşa Projemiz var.”
Tyler “Sözünü tutmadığına inanamıyorum. İlk kural dövüş kulübü hakkında konuşmamaktı.” diyor.
Geçen hafta Seattle’daydı ve boyunluğu olan bir barmen ona polisin dövüş kulüplerine baskın yapacağını söylemişti. Şube müdürü özellikle istemişti bunu.
“İşin aslı şu” diyor Tyler, “dövüş kulübüne gelip, bundan çok hoşlanan bir polisimiz var. Gazetecilerimiz, katiplerimiz, avukatlarımız var ve olaylardan, önce bizim haberimiz oluyor.”
Demek kapatılacaktık.
“En azından Seattle’da.” diyor Tyler.
Tyler’a bu konuda ne yaptığını soruyorum.
“Biz ne yaptık?” diyor.
Saldırı Ekibiyle toplantı yaptık.

“Artık bir sen ve bir ben yokuz” derken burnumun ucunu çimdikliyor. “Sanırım anlamışsındır.”
Farklı zamanlarda aynı bedeni kullanıyorduk.
“Özel bir ödev verdik” diyor Tyler. “’Bana saygıdeğer Seattle Polis Amiri Bay Bilmemkimin buharlı taşaklarını getirin’ dedik.”
Rüya görmüyorum.
“Evet” diyor Tyler “ görüyorsun.”
On dört uzay maymunundan oluşan bir ekip kurduk ve bunların beşi polisti. Bay majesteleri köpeğini gezdirirken parkta sadece biz vardık.
“Merak etme” diyor Tyler, “köpek iyi.”
Saldırının tamamı üç dakika sürdü, en iyi provamızdan bile kısa. On iki dakika süreceğini tahmin etmiştik. En iyi provamız dokuz dakika sürmüştü.
Beş uzay maymunu onu tuttu.
Bunu bana Tyler anlatıyor ama nasıl oluyorsa ben bunu zaten biliyorum.
Üç uzay maymunu gözcülük yapıyordu.
Bir tanesi eteri tuttu.
Bir diğeri onun saygıdeğer eşofmanını indirdi.
Köpeğin cinsi spanyeldi, sadece havladı da havladı.

Havladı da havladı.
Havladı da havladı.

Başka bir uzay maymunu koli bandını onun saygıdeğer torbası sımsıkı olana kadar üç kez doladı.
“Uzay maymunlarından bir tanesi onun bacakları arasında bıçakla bekliyor” diye fısıldıyor Tyler kulağımın dibinde. “Sonra da saygıdeğer amirin kulağına fısıldıyorum, ya şu dövüş kulübü baskınlarını durdur yada dünyaya taşaklarının olmadığını söyleriz diyorum.”
“Ne kadar ileri gidebileceğinizi sanıyorsunuz majesteleri?” Tyler fısıldıyor.
Koli bandı oradaki hissiyatı öldürüyordu.
“Seçmenleriniz taşaklarınızın olmadığını bilirse, politikada ne kadar yol alabilirsiniz ki?”
Şimdiye kadar majesteleri tamamen uyuşmuştur.
Tanrım, taşakları buz gibi olmuştur.
Eğer bir dövüş kulübü bile kapanırsa, taşaklarının birini doğuya, diğerini batıya göndereceğiz. Bir tanesi New York Times’a, diğeri Los Angeles Times’a gidecek. Her birine bir tane. Basın bülteni gibi.
Uzay maymunu, amirin ağzındaki eterli bezi çekti, amir yapmayın dedi.
Tyler “Bizim dövüş kulübü dışında kaybedeceğimiz bir şey yok” dedi.
Amirin her şeyi vardı.
Bize kalansa sadece dünyanın pisliğiyle, bokuydu.
Tyler bıçakla amirin bacakları arasında bekleyen uzay maymuna kafasını salladı.
“Ömrünün sonuna kadar torbalarının boş vaziyette aşağıya sarktığını düşün” dedi Tyler.
Amir hayır dedi.
Yapmayın.
Durun.
Lütfen.
Ahh.
Tanrım.
Yardım et.
Bana.
Yardım.
Hayır.
Bana.
Tanrım.
Bana.
Durdur.
Onları.

Ve uzay maymunu bıçağı sallayıp, sadece koli bandını kesti.
Altı dakika geçmişti ve işimizi bitirmiştik.

“Bunu unutma” dedi Tyler. “Ezmeye çalıştığın insanlar aslında bağımlı olduğun insanlardır. Sizin çamaşırınızı yıkayıp, yemeğinizi yapan ve servis eden bizleriz. Yatağınızı biz yapıyoruz. Uyurken sizi biz koruyoruz. Ambulansları kullanıyoruz. Telefonlarınızı bağlıyoruz. Biz aşçılarız, taksi şoförleriyiz ve sizin hakkınızda her şeyi biliyoruz. Sigorta taleplerinizi ve kredi kartı giderlerinizi biz işleme koyuyoruz. Hayatınızın her bölümünü biz kontrol ediyoruz.

“Biz tarihin vasat çocuklarıyız. Çünkü televizyon izleyerek büyütüldük ve bir gün milyoner, film veya rock yıldızı olacağımıza inandırıldık, ama olmayacağız. Ve sadece bu gerçeği öğreniyoruz.” dedi

Tyler. “O yüzden bizi düzmeye kalkmayın.”

Uzay maymunu eterli bezi amirin hıçkıran suratına iyice bastırıp, onu bayılttı.
Başka bir ekip onu giydirdi ve köpeğiyle birlikte evine götürdü. Sonrasında bu sırrı saklamak tamamen kendi bileceği bir işti. Ve kesinlikle başka baskınlar olacağını sanmıyorduk.
Saygıdeğer majesteleri korkmuş ama el sürülmemiş halde evine gitmişti.
“Her küçük ödev yapıldığında” diyor Tyler, “dövüş kulübündeki kaybedecek hiç birşeyi olmayan bu herifler, Kargaşa Projesi için yatırım yapmış oluyorlar.”
Yatağımın yanında çömelmiş olan Tyler “Gözlerini kapa ve bana elini ver” diyor.
Gözlerimi kapıyorum ve Tyler elimi tutuyor. Tyler’ın dudaklarını, öpücüğünün bıraktığı yaranın üstünde hissediyorum.
“Arkamdan konuşursan beni bir daha asla göremezsin demiştim sana. Biz iki ayrı insan değiliz. Uzun lafın kısası, uyanıkken kontrol sende oluyor ve kendine ne isim istersen verebilirsin ama uyuduğun anda kontrolü ben devralıyorum ve Tyler Durden oluyorum.”
Ama dövüştük diyorum. Dövüş kulübünü kurduğumuz gece.
“Benimle dövüşmüyordun ki” diyor Tyler. “Bunu kendin de söyledin. Yaşamındaki nefret ettiğin şeylerle dövüşüyordun.”
Ama seni görebiliyorum.
“Şu anda uyuyorsun.”
Ama ev kiraladın. İş buldun. Hatta iki işin vardı.
“Bankadan iptal edilen çeklerini iste. Evi senin adına kiraladım. Kira çeklerinin üstündeki el yazısıyla, benim için daktilo ettiğin notlardaki el yazısının aynı olduğunu göreceksin.” dedi.
Tyler benim paramı harcıyordu. O yüzden her zaman hesaptaki paradan fazlası çekilmiş oluyordu.
“İşlere gelince, neden bu kadar yorgun olduğunu sanıyorsun? Tanrım, bu insomnia falan değil. Sen uykuya dalar dalmaz, ben devralıp işe veya dövüş kulübüne veya her ne haltsa oraya gidiyordum. Yılan eğiticisi olarak iş bulmadığım için şanslısın.”
Peki ya Marla?
“Marla seni seviyor.”
Marla seni seviyor.

“Marla aramızdaki farkı bilmiyor. Onunla tanıştığınız gece ona uydurma bir isim söyledin. Destek gruplarında asla gerçek ismini söylemezdin, sahtekar piç. Onun hayatini kurtardığından beri Marla isminin Tyler Durden olduğunu sanıyor.”
Yani simdi Tyler’ın kim olduğunu bildiğime göre, bir anda yok mu olacaksın?
“Hayır” diyor Tyler, hala elimi tutuyor. “Eğer beni istemiyor olsaydın, öncelikle burada olmazdım. Sen uyurken ben hayatıma devam edeceğim ama beni aldatmaya kalkarsan, geceleri kendini yatağa bağlarsan veya avuç avuç uyku hapı alırsan, düşman oluruz. Sana bu konuda garanti veririm.”
Saçmalık. Bu bir rüya. Tyler bir yansıma. O bir kişilik bozukluğu vakası. Ruhani kişilik kaybı durumu. Tyler Durden benim halüsinasyonum.
“Saçmalığı sikiyim.” diyor Tyler. “Belki sen benim şizofren halüsinasyonumsundur.”
Önce ben geldim ama.
“Tabi, tabi. Ama kimin sonuncu olduğunu göreceğiz.”
Bu gerçek olamaz. Bu bir rüya ve birazdan uyanacağım.
“Uyan o zaman.”
Sonra telefon çalmaya başladı ve Tyler gitmişti.
Güneş perdelerin arasından parlıyordu.
Sabah yediye uyandırma servisini ayarlamıştım ama ahizeyi kaldırdığımda hat kapanmıştı.

23

İleri sararsak, Marla’ya ve Paper Sokağı Sabun Şirketine döndüm.
Her şey dağılmaya devam ediyordu.
Evdeki buzluğa bakmaya cesaret edemiyordum. Tyler’ın Las Vegas, Chicago veya Milwaukee’deki dövüş kulüplerini korumak için tehdit ettiği insanlardan aldığı düzinelerce plastik sandviç paketini gözünüzün önüne getirin. Her torbanın içinde donmuş kanlı bir çift meme ucu olabilirdi.
Mutfağın bir köşesinde bir uzay maymunu kırık döşemeye çöreklenmiş, el aynasıyla çalışıyor. “Ben bu dünyanın tamamen şarkı söyleyip, dans eden çöpüyüm. Aynayla konuşuyor. “Tanrının yarattığının toksik atığıyım.”

Diğer uzay maymunları bahçede dolanıp, birşeyler topluyorlar, birşeyler öldürüyorlar.
Bir elim buzluğun kapısında, derin bir nefes alıp, aydınlanmış ruhani varlığıma odaklanmaya çalışıyorum.

Güllerin üstündeki yağmur damlaları
Mutlu Disney hayvanları
Bu uzuvlarımı acıtıyor

Buzluğu tam bir milim aralamışken, Marla omzumdan uzanıp bakıyor ve akşam yemekte ne var diye soruyor.
Uzay maymunu kendine bakmaya devam ederek, “Ben yaradılışın boktan ve hastalıklı insan artığıyım.”
Tam daire.
Bir ay önce Marla buzluğa bakacak diye korkuyordum. Şimdi kendim korkuyorum.
Aman Tanrım. Tyler.
Marla beni seviyor. Ve aramızdakı farkı bilmiyor.
“Döndüğüne sevindim” diyor Marla. “Konuşmamız lazım.”
Buzluğu açmaya cesaret edemiyorum.
Ben Joe”nun Büzülen Kasığıyım.

Marla’ya, buzluktaki hiç bir şeye dokunma diyorum. Hatta açma. Eğer açarsan sakın yeme, yada kedileri filan beslemeye kalkma. Uzay maymunu bizi gözetliyor, o yüzden Marla’ya gitmemiz gerek diyorum. Bu konuşmayı yapmak için başka bir yerde olmamız lazım.
Bodrum merdivenlerinde bir uzay maymunu diğerlerine napalm yapmanın üç yolunu okuyor:
“Bir, eşit miktarda benzin ve konsantre portakal suyunu karıştırabilirsiniz. İki, eşit miktarda benzin ve diyet kola karıştırabilirsiniz. Üç, karışım koyulaşana dek parçalanmış kedi yavrularını benzinde çözersiniz.”

Marla’yla birlikte Paper Sokağı Sabun Şirketinden, Denny’nin Gezegeni’ne gidiyoruz, turuncu gezegen.
Bunu bana Tyler anlatmıştı. İngiltere bir çok yeri keşfedip, koloniler kurup, haritalar yaptığı için, coğrafyada bir çok yerin adı ikinci el İngiliz ismi gibidir. İngilizler her şeye isim vermişlerdi. Hemen hemen her şeye.
Mesela İrlanda.
New London, Avustralya.
New London, Hindistan.
New London, Idaho.
New York, New York.
Geleceğe hızlı bir ilerleyiş.

Böylece, sıra uzayın derinliklerini sömürmeye geldiğinde, yeni gezegenleri keşfedip, haritalara ekleyecek olanlar muhtemelen megatonluk şirketler olacak.
IBM Yıldız Küresi.
Phillip Morris Galaksisi.
Denny’nin Gezegeni.
Her gezegen, kendisine ilk tecavüz eden şirketin kimliğine bürünecek.
Budweiser Dünyası.
Garsonumuzun alnında dev bir yumru var ve topuklar birleşik, dimdik duruyor. “Efendim!” diyor garson. “Siparişinizi şimdi mi vermek istersiniz? Efendim!” diyor. “Sipariş edeceğiniz hiç bir şeyden ücret alınmayacaktır. Efendim!”
Bütün çorbalara işenmiş olacağını tahmin edersiniz.
İki kahve lütfen.
Marla “Niye bize bedava yemek veriyor?” diyor.
Garson benim Tyler Durden olduğumu sanıyor diyorum.
Durum böyle oluca Marla kızarmış istiridye, balıklı sebze çorbası, balık tabağı, kızarmış piliç, karışık baked potatoe ve çikolatalı pay sipariş ediyor.
Mutfağa açılan pencereden üç tane aşçı görünüyor. Bir tanesinin üst dudağında dikişler var ve üçü de bize bakıp, fısıldaşıyorlar. Garsona lütfen bize temiz yemek verin diyorum. Lütfen sipariş ettiğimiz şeylere herhangi bir şey yapmayın.
“Bu durumda efendim,” diyor garson “hanımefendiye sadece balıklı sebze çorbası içmesini tavsiye edebilir miyim?”
Teşekkürler. Balıklı sebze çorbası istemiyoruz. Marla bana bakıyor ve ona güven bana diyorum.
Garson topuklarının üstünde dönüyor, siparişimizi vermek üzere mutfağa ilerliyor.
Mutfak penceresinden üç aşçı başı bana baş parmaklarını gösteriyorlar.
“Tyler Durden olmakla bayaa bir ek gelirin oluyor, ne hoş” diyor Marla.
Marla’ya bu geceden itibaren geceleri beni izlemesini ve nereye gidersem not almasını istiyorum. Kimleri görüyorum? Önemli insanları kısırlaştırmaya kalkıyor muyum? Bu tür detaylar.
Cüzdanımı çıkarıp, Marla’ya ehliyetimdeki gerçek ismimi gösteriyorum.
Tyler Durden değil.
“Ama herkes seni Tyler Durden sanıyor” diyor Marla.
Ben hariç herkes.
İş yerinde hiç kimse bana Tyler Durden demiyor. Patronum beni gerçek adımla çağırıyor.
Ailem benim gerçekte kim olduğumu biliyor.
“Öyleyse neden bazı insanlar için Tyler Durden’sın da, bazıları için değilsin?” diye soruyor Marla.
Tyler’la ilk karşılaştığımızda uyuyordum.

Yorgundum, aklımı kaçırmıştım, acelem vardı ve her uçağa bindiğimde, uçağın düşmesini istiyordum. Kanserden ölen insanları kıskanıyordum. Hayatımdan nefret ediyordum. İşimden ve mobilyalarımdan sıkılmıştım ve yorulmuştum ve bu gidişatı değiştirebileceğimi sanmıyordum.
Sadece son verebileceğimi düşünüyordum.
Kapana kısılmış hissediyordum.
Fazlasıyla tamdım.
Fazlasıyla mükemmeldim.
Minik hayatımdan bir çıkış istiyordum. Tek kullanımlık margarin ve kramp sokan uçak koltuklarından kurtulmak istiyordum.
İsveç mobilyalarından.
Akıllı sanattan.
Seyahate çıktım. Kumsalda uyuyakalmışım. Uyandığımda Tyler Durden oradaydı, çıplaktı, terliyordu, vücuduna kum taneleri yapışmıştı, saçları ıslaktı ve yüzüne yapışmıştı.
Denizden sörf tahtasıyla kütükleri çekip, karaya çıkarıyordu.
Tyler’ın yarattığı şey, dev bir el gölgesiydi ve kendi yarattığı bu mükemmelliğin ayasında oturuyordu.
Ve mükemmellikten bekleyebileceğinin en fazlası bir dakikadır.
Belki o kumsalda hiç uyanmadım.
Belki bunların hepsi Blarney taşına işedikten sonra başladı.
Uykuya dalıyorum ama aslında uyumuyorum.
Denny’nin Gezegenindeki diğer masalarda elmacık kemikleri morarmış veya burnu yamulmuş bir, iki, üç, dört, beş herif sayıyorum, hepsi de bana gülümsüyorlar.
“Hayır” diyor Marla, “uyumuyorsun.”

Tyler Durden benim yarattığım ayrı bir kişilik ve şimdi de bedenimi tamamen ele geçirmekle tehdit ediyor beni.
“Sapık filmindeki Tony Perkins’in annesi gibi” diyor Marla. “Çok iyi yaa. Herkesin kendine has acayiplikleri vardır. Ben bir keresinde piercing yaptırmaya doymayan bir herifle çıkmıştım.”
Söylemek istediğim şey şu, diyorum, uyuduğum zaman Tyler benim bedenimi alıp kaçıyor ve bir takım suçlar işliyor. Ertesi sabah kemiklerim ağrıyarak, dövülmüş şekilde uyanıyorum ve bütün gece hiç uyumadığıma emin oluyorum.
Ertesi akşam, daha erken yatıyorum.
Ve Tyler’da daha uzun süre görev başında oluyor.
Gittikçe daha erken yatıyorum ve Tyler daha uzun dışarıda kalıyor.
“Ama sen Tyler’sın” diyor Marla.
Hayır.
Hayır değilim.
Tyler Durden’la ilgili herşeyi seviyorum, cesaretini, zekasını seviyorum. Soğukkanlılığını seviyorum. Tyler komik ve çekici ve güçlü ve bağımsız ve insanlar ona bakıp, dünyalarını değiştirmesini bekliyorlar. Tyler’ın yeteneği var ve özgür ama ben değilim.
Ben Tyler Durden değilim.
“Ama sen Tyler’sın” diyor Marla.

Tyler’la ben aynı bedeni paylaşıyoruz ve ben şimdiye kadar bunun farkında değildim. Tyler Marla’yla seks yaptığında ben uyuyordum. Uyuduğumu sandığım zamanlarda Tyler konuşuyordu, yürüyordu.
Dövüş Kulübü ve Kargaşa Projesindeki herkes beni Tyler Durden olarak biliyordu.
Ve her gece yatağa daha erken girip, ertesi sabah daha geç kalktığımda, aslında tamamen gidiyordum.
Uyuyup, bir daha uyanmayacaktım.
“Hayvan Kontrol merkezindeki hayvanlar gibi” diyor Marla.
Köpekler Vadisi. Öldürmeseler bile, kısırlaştırıyorlar.
Bir daha hiç uyanmayacaktım ve Tyler kontrolü tamamen ele geçirecekti.
Garson kahveleri getiriyor, topuklarını birbirine vurup, masadan uzaklaşıyor.
Kahvemi kokluyorum. Kahve gibi kokuyor.
“Bunlara inandığımı varsayalım. Benden ne istiyorsun peki?” diyor Marla.
Beni sürekli uyanık tutması Marla’ya ihtiyacım var, böylece Tyler kontrolü tamamen ele geçiremeyecek.
Tam daire.

Hayatını kurtardığı gece Marla, Tyler’dan kendisini sabaha kadar uyanık tutmasını istemişti.
Uyuduğum anda, Tyler kontrolü ele geçirecek ve çok kötü bir şey olacak.
Ve eğer olur da uyursam, Marla Tyler’la ilgili notlar tutacak. Nereye gidiyor. Ne yapıyor. Böylece ben de gün içinde koşuşturup, verdiği zararları düzeltebileceğim.

24

Adı Robert Paulson ve kırk sekiz yaşında. Adı Robert Paulson ve Robert Paulson sonsuza kadar kırk sekiz yaşında olacak.
Yeteri kadar uzun bir süre zarfında, hiç kimsenin kurtulma şansı kalmıyor.
Koca Bob.
Koca peynirli ekmek. Büyük geyik soğut-ve-del uygulaması ile ilgili ödevini yapıyordu. Tyler’da el yapımı dinamitle havaya uçurmak için evime işte böyle girmişti. Bir kutu soğutucu sprey alırsınız, örneğin hala bulunabiliyorsa R-12, veya R-134a, ve kilidin silindiri donana kadar spreyi kilide sıkarsınız.
Soğut-ve-del görevinde, spreyi bir ödemeli telefona, otopark sayacına veya gazete kutusunun kilidine sıkarsınız. Sonra da bir çekiçle donmuş silindiri kırarsınız.
Del-ve-doldur uygulamalı ev ödevinde ise, bir telefonu veya bankamatiği delip, deliğe uygun bir tüp yerleştirirsiniz. Ve bir yağ tabancası ile hedefinize yağ, vanilyalı puding veya plastik tutkal pompalarsınız.

Kargaşa Projesi’nin bir avuç bozukluk çalmaya ihtiyacı olduğu için yapılmıyordu bu görev. Paper Sokağı Sabun Şirketi siparişleri yetiştiremiyordu. Tatil gelince Tanrı yardımcımız olsun. Ödev soğukkanlılığınızı ölçmek için verilmişti. Biraz kurnazlığa ihtiyacınız vardı. Kargaşa Projesine yatırım yapmanız gerekiyordu.
Donmuş kilit silindirini kırmak için soğuk keski yerine elektrikli matkap ta kullanılabilir. İşinizi görür, sessizdir de.
Polis, kordonsuz matkabı gördüğünde silah sanmıştı ve bu yüzden de Koca Bob’u vurmuştu.
Koca Bob’u Kargaşa Projesiyle, dövüş kulübüyle veya sabunla ilişkisini gösteren hiç bir bağ yoktu.
Cebinde, bir yarışmada çektirdiği, ilk bakışta çıplak gibi görünen kaslı bir fotoğrafı vardı. Aptalca bir hayattı, derdi Bob. Sahne ışıklarından kör, jüri başkanı, sağ dörtlünü uzat, kas ve sık diyene kadar da ses sisteminin arka plandaki hışırtısından sağır olurdun.
Ellerini görebileceğimiz bir yere koy.
Sol kolunu uzat, bisepsini kas ve tut.
Kıpırdama.
Silahını yere at.
Bu gerçek hayattan daha iyiydi.

Elinde benim öpücüğümün yarası vardı. Tyler’ın öpücüğünün. Koca Bob’un şekilli saçı kazınmıştı ve parmak izleri kül suyu ile yakılmıştı. Ve yakalanmaktansa, yaralanmak daha iyiydi, çünkü eğer yakalanırsa Kargaşa Projesinden atılırdı ve başka ödev de yapamazdı.
Bir dakika için Robert Paulson etrafındaki kalabalık dünyanın sıcak merkezi olmuştu, ve bir dakika sonra Robert Paulson bir obje olmuştu. Polisi ateş etmesiyle birlikte ölümün büyüleyici mucizesi gerçekleşmişti.

Bu gece her dövüş kulübünde lider kalabalığın dışında, karanlıkta turlayacak, ve herkes bodrumun boş merkezinden birbirine bakarken liderin sesi yankılanacaktı:
“Adı Robert Paulson.”
Ve kalabalık bağıracaktı, “Adı Robert Paulson.”
Lider, “Kırk sekiz yaşında.”
Kalabalık, “Kırk sekiz yaşında.”
Kırk sekiz yaşında ve dövüş kulübünün bir parçasıydı.
Kırk sekiz yaşında ve Kargaşa Projesinin bir paçasıydı.
Sadece ölüm geldiği zaman gerçek isimlerimizle çağırılırdık, çünkü ölüm geldiği zaman artık çabanın bir parçası olmazdık. Ölüm geldiğinde artık kahraman olurduk.
Ve kalabalık bağırıyor, “Robert Paulson.”
Ve kalabalık bağırıyor, “Robert Paulson.”
Ve kalabalık bağırıyor, “Robert Paulson.”

Bu gece kapatmak için dövüş kulübüne gidiyorum. Odanın ortasında tek ışığın altında duruyorum ve bütün kulüp alkışlıyor. Buradaki herkes için ben Tyler Durden’ım. Akıllı. Güçlü. Cesur. Sessizliği sağlamak için elimi kaldırıyorum ve neden hepimiz buna sıradan bir gece demiyoruz, diyorum. Bu gece eve gidin ve dövüş kulübünü unutun.
Ben dövüş kulübünün görevini tamamladığını düşünüyorum, ya siz?
Kargaşa Projesi iptal edildi.
Televizyonda güzel bir futbol maçı olduğunu duydum …
Yüz tane adam bana bakıyor.
Bir adam öldü diyorum. Oyun bitti. Eğlenceli bir yanı kalmadı.
Kalabalığın dışında karanlıktan liderin sesi duyuluyor: “Dövüş kulübünün ilk kuralı dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.”
Evine git, diye bağırıyorum.
“Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.”
Dövüş kulübü iptal edildi! Kargaşa Projesi iptal edildi.
“Üçüncü kural, sadece iki kişi dövüşür.”
Ben Tyler Durden’ım diye bağırıyorum. Ve dışarı çıkmanızı emrediyorum!
Ve kimse bana bakmıyor. Birbirlerine bakıyorlar.
Liderin sesi odanın etrafında yavaşça dolanıyor. En fazla iki kişi dövüşür. Tişört yok. Ayakkabılar yok.
Dövüş devam etmesi gerektiği kadar sürer.
Bunun yüzlerce şehirde ve yarım düzine dilde yapıldığını düşünün.
Kurallar sona eriyor ve hala odanın ortasında duruyorum.
“Bir numarada kayıtlı dövüş için ortaya çıkın” diye bağırıyor karanlıktaki ses. “Kulübün merkezini boşalt.”
Kıpırdamıyorum.
“Kulübün merkezini boşalt!”
Kıpırdamıyorum.

Merkezdeki tek ışık, karanlıkta bana bakan ve bekleyen yüz çift gözü yansıtıyor. Her birini Tyler’ın onları gördüğü gibi görmeye çalışıyorum. Kargaşa Projesinde yetiştirmek için en iyi dövüşçüleri seçmeye çalışıyorum. Tyler hangilerini Paper Sokağı Sabun Şirketinde çalışmaya davet ederdi acaba?
“Kulübün merkezini boşalt!” Bu dövüş kulübü prosedürü. Kulüp liderinin üç çağrısından sonra, kulüpten çıkarılacağım.
Ama ben Tyler Durden’ım. Dövüş kulübünü ben icat ettim. Dövüş kulübü benim. O kuralları ben yazdım. Ben olmasaydım hiçbiriniz burada olamazdınız. Ve ben bu iş burada bitecek diyorum!
“Üyeyi üç saniye içinde dışarı çıkarmaya hazır olun, iki, bir.”
Herifler başıma üşüşüyorlar ve tepeme çöküyorlar, iki yüz el kollarımın ve bacaklarımın her bir santiminden kavrıyor ve ışığa doğru kaldırılıyorum.
Beş saniye için ruhunu teslim etmeye hazır ol, dört, üç, iki, bir.

Elden ele kafalarının üstünden geçiriyorlar beni, kalabalık kapıya doğru sörf yapıyor. Yüzüyorum. Uçuyorum.
Dövüş kulübü benim diye bağırıyorum. Kargaşa Projesi benim fikrimdi. Beni dışarı atamazsınız. Buranın kontrolü benden sorulur. Evinize gidin.
Lider “Bir numarada kayıtlı dövüşçüler yerlerini alsın. Şimdi!” diye bağırıyor.
Gitmiyorum. Vazgeçmiyorum. Bunun üstesinden gelebilirim. Burada kontrol bende.
“Dövüş kulübü üyesini dışarı çıkarın, şimdi!”
Ruhunu teslim et, şimdi.

Yavaşça kapıdan çıkıp, yıldızlı geceye ve soğuk havaya uçuyorum ve parkın beton zeminine iniş yapıyorum. Bütün eller çekiliyor, arkamdan bir kapı kapanıp, sürgüleniyor. Yüze yakın şehirde dövüş kulübü bensiz devam ediyor.

25

Yıllarca uykuya dalmak istemiştim. Kayıp gitmek, vazgeçmek gibi, uykunun düşüş kısmı gibi. Ama şu anda en son yapmak istediğim şey uyumaktı. Marla’yla birlikte Regent Oteli 8G numaralı odadayız. Bütün yaşlılar ve eroinmanlar odalarına kapanmıştı ama benim artan umutsuzluğum normal ve beklenen bir durummuş gibi geliyordu.
Yatağında bağdaş kurup oturmuş olan Marla, yarım düzine kadar uyanık tutacak hapların kapsüllerini açıyordu ve “Korkunç kabuslar gören bir herifle çıkmıştım. O da uyumaktan nefret ederdi” diyor.
Sonra ne olmuştu şu çıktığı herife?
“Öldü. Kalp krizinden. Oved dose. Çok fazla amfetamin almış.” diyor Marla. “Daha on dokuz yaşındaydı.”
Söylediğin için sağol.
Otele girdiğimizde lobide oturan herifin saçlarının yarısı yolunmuştu. Kabak kafasıyla beni selamladı. Bana efendim dediği zaman lobide televizyon izleyen bunakların hepsi kim olduğumu görmek için dönüp baktılar.
“İyi akşamlar, efendim.”

Kargaşa Projesi merkezlerinden birini arayıp, yerimi ispiyonlayabileceğim şimdi aklıma gelmişti. Şehrin bir haritasını duvara yapıştırıp, hareketlerimi haritanın üstüne koyacakları raptiyelerle belirleyeceklerdi. Kendimi Vahşi Krallık’taki göç eden kaz gibi hissediyordum.
Hepsi casusluk yapıyordu, takip ediyorlardı.
“Bunların altısını da içebilirsin ve midene hiç bir şey olmaz. “ diyor Marla. “ama kıçından alman gerekiyor.”
An ne kadar da naziksin.
“Bunu ben uydurmadım ki. Sonra daha kuvvetli birşey alırsın. Kara güzellik veya timsah gibi gerçek uyuşturucular yani.” diyor Marla.
Bu hapları kıçıma sokmayacağım.
“ O zaman sadece iki tane al.”
Nereye gideceğiz?

“Bowling oynamaya. Bütün gece açık ve orada uyumana imkan yok.”
Gittiğimiz her yerde, sokaklarda insanlar beni Tyler Durden sanıyor diyorum.
“O yüzden mi otobüs şoförü bizden para almadı?”
Evet. Ve yine aynı sebeple otobüsteki iki herif bize yerini verdi.

“Ne demeye çalışıyorsun?”
Saklanarak bir yere varabileceğimizi sanmıyorum. Tyler’dan kurtulmak için bir şeyler yapmalıyız.
“Benim giysilerimi giymekten hoşlanan bir herifle çıkmıştım” diyor Marla. “Elbiselerimi yani. Peçeli şapkalarımı. Seni de giydirip, ortalıkta gizlice dolaştırabiliriz.”
Senin elbiselerini giymiyorum, götüme ilaç sokmuyorum.
“Daha da beteri var” diyor Marla. “Bir herifle çıkmıştım ve benden şişme kadınıyla lezbiyen numaraları yapmamı istemişti.”
Marla’nın hikayelerinden biri olacağımı kestirebiliyordum.
Çift kişilikli bir herifle çıkmıştım.
“Çıktığım başka bir herif te, penis büyütme aleti kullanıyordu.”
Saat kaç diye soruyorum.
“Sabah dört.”
Üç saat sonra işte olmam gerekiyor.
“Şu hapları al” diyor Marla. “Senin şu Tyler Durden olman ve diğer şeyler için belki bowling’den de para almazlar. Bu arada Tyler’dan kurtulmadan önce, alışverişe gitmeye ne dersin? Güzel bir araba alırız. Giysiler. Bir kaç CD. Bütün bu bedava şeylerin bir üst tarafı olmalı.”
Marla.
“Tamam, tamam. Unut gitsin.”

26

İnsanın her zaman sevdiğini öldürmesi ile ilgili o eski deyiş, aslında iki şekilde de geçerlidir.
Ve iki şekilde de geçerli olmuştu.
Bu sabah işe gittiğimde, bina ile otopark arasında polis barikatı vardı ve polis kapıları tutmuş, birlikte çalıştığım insanların ifadesini alıyordu. Herkes koşuşturuyordu.
Otobüsten inmedim bile.
Ben Joe’nun Soğuk Teriyim.
Otobüsten, ofisimin bulunduğu üçüncü kattaki pencerelerin patlamış olduğunu ve kirli sarı giyinmiş olan bir itfaiyecinin yanmış bir panele su sıktığını görebiliyordum. Kırık pencereden, iki itfaiyecinin ittiği yanan bir masa çıkıyor, kayıyor ve üç kat aşağıdaki kaldırıma düşüyor, inişi bir sesten çok bir his yaratıyor.
Parçalanıyor ve tütmeye devam ediyor.
Ben Joe’nun Kaynayan Midesiyim.
Bu benim masam.
Patronumun ölmüş olduğunu biliyorum.
Napalm yapmanın üç yolu. Tyler’ın patronumu öldüreceğini biliyordum. Ellerimin gaz koktuğu ve işimden istifa etmek istiyorum dediğim anda ona izin vermiş oluyordum. Misafirim ol.
Patronumu öldür.
Oh, Tyler.
Bilgisayarımın havaya uçtuğunu biliyordum.
Bunu biliyorum, çünkü Tyler bunu biliyor.

Bunu bilmek istemiyorum ama bilgisayar monitörünün tepesine bir delik açmak için kuyumcu matkabı kullanırsın. Bunu bütün uzay maymunları biliyor. Tyler’ın notlarını daktilo ettim. Ampul bombasının yeni versiyonu, bir ampul al, delik del, içine benzin doldur. Deliği balmumu veya silikonla kapa ve ampulü duya tak ve birinin odaya girip, ışığı açmasını bekle.
Bilgisayar tüpü bir ampulden çok daha fazla benzin alır.
Katot ışın tüpü için tüpün etrafındaki plastiği kaldırırsın, bu basittir, veya kasanın üstündeki havalandırma panelinden yaparsın işini.
Öncelikle monitörün elektrik ve bilgisayarla olan bağlantı kablolarını çekersin.
Bu televizyon için de geçerlidir.
Ama şunu unutmamak gerekir, en ufak bir kıvılcımda, halıdaki statik elektrikle bile ölürsün. Bağırarak, canlı canlı yanarak ölürsün.
Katot ışın tüpü 300 voltluk pasif elektrik saklama kapasitesine sahiptir, o yüzden önce ana güç kaynağı kondensatöründe ağır bir tornavida kullanın. Bu noktada ölürseniz, yalıtılmış tornavida kullanmadınız demektir.
Katot ışın tüpünün içinde vakum vardır, o yüzden deliği açar açmaz tüp havayı içine çekecek ve ıslık çalar gibi bir çekiş olacaktır bu.
Deliği yavaşça genişletin. Sonra biraz daha genişletin. Bir huninin ucunu sokabilecek kadar genişletin. Sonra da tüpü istediğiniz bir patlayıcı ile doldurun. Ev yapımı napalm iyidir. Benzin veya dondurulmuş portakal suyu konsantresi veya kedi bağırsağıyla karıştırılmış benzin.
Eğlenceli patlayıcılardan biri de pudra şekeriyle karıştırılmış potasyum permanganattır. Olay, çok hızlı yanan bir madde ile yanmaya oksijen sağlayacak olan başka bir maddeyi karıştırmaktan ibarettir. O kadar hızlı yanar ki, patlama olur.
Baryum peroksit ve çinko tozu.
Amonyum nitrat ve alüminyum tozu.
Modern anarşi mutfağı.
Baryum nitratı, bir tava sülfüre kat ve kömür tozu ile süsle. İşte temel barutunuz hazır.
Afiyet olsun.

Monitörü bununla doldur, ve biri bilgisayarı açtığında, beş altı gramlık barut suratına patlayacaktır.
Sorun şu ki, ben patronumu bir şekilde seviyordum.
Eğer erkekseniz, Hristiyansanız ve Amerika’da yaşıyorsanız, babanız sizin için bir Tanrı modelidir. Bazen de babanızı kariyerinizde bulursunuz.
Ama Tyler patronumu sevmiyordu.
Polis beni arayacaktı. Geçen Cuma akşamı ofisten en son ben çıkmıştım. “Dışarı çık. Arabamız var” diyen Tyler’ın telefonuyla masamda uyanmıştım.
Cadillac’ımız vardı.
Ellerimde hala benzin vardı.
Usta ölmeden önce ne yapmış olmak isterdin diye sormuştu.

İşimden istifa etmek isterdim demiştim. Tyler’a izin vermiştim. Misafirim ol. Patronumu öldür.
Patlayan ofisimden, yolun sonundaki çakıllı dönüş yoluna giden otobüse biniyorum. Burada parselli araziler bitiyor ve boş arsalar ve sürülmüş tarlalar başlıyor. Şoför öğle yemeği çıkınını ve termosunu çıkarıyor ve dikiz aynasından beni kesiyor.
Polislerin beni aramayacağı bir yer düşünmeye çalışıyorum. Otobüsün arkasından, şoförle aramda oturan yaklaşık yirmi kişi görüyorum. Yirmi kafasının arkasını sayıyorum.
Yirmi kazınmış kafa.
Şoför bana dönüp, “Bay Durden, efendim, yaptığınız şeyleri çok takdir ediyorum” diyor.
Onu daha önce hiç görmedim.

“Bunun için beni affetmelisiniz” diyor şoför. “Ekip, bunun sizin kendi fikriniz olduğunu söylüyor.”
Kabak kafalar bakmak için birer birer bana dönüyor. Sonra teker teker ayağa kalkıyorlar. Birinin elinde bir bez var eter kokusunu alabiliyorum. En yakında duranın elinde bir avcı bıçağı var. Bıçaklı olan bizim araba tamircisi usta.

“Siz cesur bir adamsınız” diyor otobüs şoförü. “Kendinizi ödev olarak vermek cesaret ister.”
Usta otobüs şoförüne “Kapa çeneni” diyor, “gözcü bir bok konuşmaz.”
Uzay maymunlarından bir tanesinin elinde koli bandı var, taşakları bantlamak için. Otobüsün önüne doluşuyorlar.
Usta “Talimatı biliyorsunuz Bay Durden. Kendiniz söylemiştiniz. Kulübü kim kapatmak isterse, bu siz bile olsanız, o kişiyi taşaklarından yakalamamızı söylemiştiniz.” diyor.
Erbezleri.
Elmaslar.
Testisler.
Fındıklar.

En iyi kısmınızın, Paper Sokağı Sabun Şirketinde bir sandviç torbası içinde dondurulduğunu düşünün.
“Bize karşı koymanızın bir faydası yok” diyor usta.
Şoför sandviçini çiğniyor ve dikiz aynasından bizi izliyor.
Bir polis sireni duyuluyor, bize doğru yaklaşıyor. Uzaktaki bir tarlayı süren traktörün sesi geliyor. Kuşlar. Otobüsün arkasındaki bir pencere yarıya kadar açık. Bulutlar. Çakıllı kavşağın kenarlarında otlar bitmiş. Arılar ve sinekler otların etrafında vızıldaşıyorlar.
“Sizden küçük bir yardım bekliyoruz” diyor usta. “Bu tehdit değil Bay Durden, en azından bu sefer değil. Bu sefer onları kesmek zorundayız.”
Otobüs şoförü “Polisler.” diyor.
Siren otobüsün yanına bir yere geliyor.
Bu durumda neyle dövüşmem gerekiyor?
Polis arabasını otobüsün yanına çekiyor, kırmızı ve mavi ışıklar otobüsün camından görülüyor, ve otobüsün dışından biri bağırıyor “Ellerinizi kaldırın, siz içeridekiler.”
Kurtuldum.
Bir nevi.
Polislere Tyler’ı anlatabilirim. Dövüş kulübüyle ilgili herşeyi anlatırım, belki hapse giderim ama sonrasında Kargaşa Projesiyle onlar uğraşmak zorunda kalır, ben de bir bıçağa bakıyor olmam.
Polisler otobüsün merdivenlerini çıkarken, ilk polis “Daha kesmediniz mi?” diyor.
İkinci polis “Çabuk olun, tutuklanması için emir çıktı” diyor.
Sonra da şapkasını çıkarıp, “Kişisel bir şey değil Bay Durden. Sizinle sonunda tanışabilmek büyük şeref.” diyor.
Çok büyük bir hata yapıyorsunuz diyorum.
“Muhtemelen bunu söyleyeceğinizi bize söylemiştiniz.”
Ben Tyler Durden değilim.
“Bunu söyleyeceğinizi de söylemiştiniz.”

Kuralları değiştiriyorum. Dövüş kulübüne devam edebilirsiniz ama bundan sonra hiç kimseyi kısırlaştırmayacaksınız.
“Evet, evet, evet,” diyor usta. Koridorun ortasında duruyor ve bıçak da elinde. “Bu kesinlikle söyleyeceğinizi söylemiştiniz.”
Tamam öyleyse, ben Tyler Durden’ım. Öyleyim. Ben Tyler Durden’ım ve kuralları ben koyarım ve bıçağı yere koy diyorum.
Usta omzundan arkadakilere “Bugüne kadar en iyi kes-ve-kaç skorumuz nedir?” diye soruyor.
Biri “Dört dakika” diye bağırıyor.
Usta bağırıyor “İçinizden biri zaman tutuyor mu?”
İki poliste otobüsün içine giriyorlar ve bir tanesi saatine bakarak, “Bir saniye. Yelkovan on ikiye gelene kadar bekle.” diyor.
“Dokuz.”
“Sekiz.”
“Yedi.”

Açık pencereye dalıyorum.
Karnım pencerenin metal kenarlığına çarpıyor ve usta arkamdan “Bay Durden zamanlamanın içine ettiniz.” diyor.
Pencerede yarı asılı vaziyette, arka tekerleğin siyah lastik çeperine pençemi geçiriyorum. Tekerleği sıkıca kavrayıp, kendimi çekmeye çalışıyorum. Ama birileri ayağımı yakalayıp, beni geri çekiyor. Uzaktaki küçük traktöre bağırıyorum, “Hey.” Ve “Heey.” Baş aşağı durduğum için yüzüm hararet ve kandan şişiyor. Kendimi biraz dışarı çekiyorum. Ama ayak bileklerimdeki eller beni geri çekiyor. Kravatım yüzüme çarpıyor. Kemerimin tokası pencerenin kenarına takılıyor. Arılar, sinekler ve yol kenarında otlar yüzümden bir kaç santim uzakta ve bağırıyorum “Hey!”
Pantolonumun paçasını yakalayan eller beni içeri çekiştiriyorlar, pantolonuma sarılıp, ve belimden ve götümden aşağıya çekiyorlar.

Otobüsün içinden biri “Bir dakika!” diye bağırıyor.
Ayakkabılar ayağımdan çıkıyor.
Kemerimin tokası tekrar pencereden içeri giriyor.
Eller bacaklarımı birleştiriyorlar. Güneşten ısınmış olan pencere demiri midemi kesiyor. Beyaz gömleğim kabarıp, omuzlarımdan ve kafamdan düşüyor, lastiği sıkıca kavrıyorum ve bağırmaya devam ediyorum “Hey!”
Bacaklarım bitişik vaziyette geriye doğru uzanıyor. Pantolonum bacaklarımdan kayıp, tamamen çıkıyor. Güneşin sıcak ışınları götümü parlatıyor.
Kan kafama pompalanmaya devam ediyor, gözlerim basınçtan karıncalanıyor ve tek görebildiğim şey yüzümü saran beyaz gömleğim. Traktör bir yerlerde çalışmaya devam ediyor. Arılar vızıldıyor. Bir yerlerde. Herşey milyonlarca kilometre uzaklıkta. Arkamda milyonlarca kilometre uzaklıkta biri bağırıyor “İki dakika!”
Ve bir el bacaklarımın arasına kayıp, el yordamıyla ilerliyor.
“Onu incitmeyin” diyor başka biri.
Ayak bileklerimi tutan eller milyonlarca kilometre uzakta. Çok, çok uzun bir yolun sonunda hayal ediyorum o elleri. Rehberli meditasyon.
Pencerelerin sert ve sıcak bir bıçak gibi göbeğini keserek açtığını düşünme.
Bir grup adamın bacaklarını çekiştirme savaşı yaptığını düşünme.

Milyonlarca kilometre uzakta, milyarlarca kilometre uzakta, sıcak ve sert bir el temelini kavrıyor ve seni geri çekiyor, ve birşey sıkmaya başlıyor, gittikçe daha da sıkılaşıyor.
Koli bandı.
İrlanda’dasın.
Dövüş kulübündesin.
İştesin.
Hiçbir yerde değilsin, burdasın.

“Üç dakika!”
Çok uzaklardan biri bağırıyor, “Konuşmayı biliyorsunuz Bay Durden. Dövüş kulübünü sikmeye kalkmayın.”
Sıcak bir el seni kavrıyor. Bıçağın soğuk ucunu hissediyorsun.
Bir kol gövdene dolanıyor.
Terapisel fiziksel temas.
Sarılma zamanı.
Ve eter burnuna ve ağzına bastırılıyor, sıkıca.
Sonrası hiçlik, hiçlikten bile az. Kayıtsızlık.

27

Yanan dairemin patlayan dış kabuğu, uzay boşluğu gibi kapkara ve şehrin minik ışıklarının altında harap olmuş görünüyor. Pencereler yok, ve sarı kurdeleden yapılma polisin suç mahali bandı on beşinci katta sallanıp duruyor.
Beton zeminde uyanıyorum. Eskiden burası parkeydi. Patlamadan önce duvarlarda sanat vardı. İsveç mobilyaları vardı. Tyler’dan önce.
Giyiniğim. Elimi cebime atıp, hissetmeye çalışıyorum.
Tamım.
Korkmuş ama el sürülmemiş.

Dairenin kenarına yürüyorum, park yerinden on beş kat yukarıda şehrin ışıklarına ve yıldızlarına bakıp, kayboluyorum.
Herşey çok geride kaldı.
Yıldızlarla Dünyanın arasındaki kilometrelerce uzaklıktaki gecenin içinde, on beşinci katta kendimi şu uzay hayvanlarından biri gibi hissediyorum.
Köpekler.
Maymunlar.
İnsanlar.

Küçük işini yaparsın. Bir kolu çek. Bir düğmeye bas. Bunların hiçbirini anlamazsın.
Dünya çıldırıyor. Patronum öldü. Evim gitti. İşim yok. Ve bunların hepsinden ben sorumluyum.
Geriye hiç bir şey kalmadı.
Bankada hiç param yok.
Binanın kenarına doğru bir adım daha atıyorum.
Hiçlikle aramda sadece polis bandı var.
Bir adım daha at.
Orada başka ne var?
Bir adım daha at.
Marla var.
Kendini aşağıya at.
Marla var ve herşeyin ortasında duruyor ama farkında değil.
Ve seni seviyor.
Tyler’ı seviyor.
Aradaki farkı bilmiyor.
Birinin ona söylemesi lazım. Dışarı çık. Dışarı çık. Dışarı çık.
Kendini kurtar.
Lobiye inen asansöre binersin ve seni asla sevmemiş olan kapıcı, artık kırılmış üç dişiyle sana gülümseyip, “İyi akşamlar Bay Durden. Sizin için taksi çağırmamı ister misiniz? İyi misiniz? Telefonu kullanmak ister misiniz?” diyor.
Regent Otelinden Marla’yı ararsın.
Regent’taki görevli “Hemen bağlıyorum Bay Durden” der.
Sonra Marla cevap verir.

Kapıcı omzunuzun üzerinden dinlemektedir. Regent’taki görevli de muhtemelen dinliyordur. Marla konuşmamız lazım dersin.
“Bok ye” der Marla.
Tehlikede olabilirsin dersin. Neler olduğunu bilmeye hakkı var. Seninle buluşması gerekmektedir. Konuşmanız gerekmektedir.
“Nerede?”
İlk kez tanıştığınız yere gitmesini söylersiniz. Hatırla. Hafızanı zorla.
İyileştirici beyaz ışık topu. Yedi kapılı saray.
“Anladım. Yirmi dakika içinde orada olurum.”
Mutlaka orda ol.
Telefonu kapatırsın ve kapıcı “Size bir taksi çağırayım Bay Durden. Hiç bir ücret almadan sizi nereye isterseniz götürür.” Der.
Dövüş kulübü üyeleri seni izliyor. Hayır, dersin, çok güzel bir gece, yürüyeceğim.

Cumartesi akşamı, İlk Rabbaniler’in bodrum katında bağırsak kanseri grubu toplanmış, Marla da gelmiş.
Marla Singer sigarasını içiyor. Marla Singer gözlerini etrafta gezdiriyor. Marla Singer’ın bir gözü siyah.
Halının üstünde oturup, Marla siyah gözüyle sana bakarken güç hayvanını bulmaya çalışıyorsun. Gözlerini kapatıp, yedi kapılı saraya konsantre olmaya çalışıyorsun ama hala Marla’nın bakışını hissedebiliyorsun. İçindeki çocuğu kucaklıyorsun.
Marla bakıyor.
Sonra sarılma zamanı geliyor.
Gözlerini aç.
Hepimiz bir partner seçmeliyiz.
Marla üç adımda yanıma gelip, suratıma bir tokat patlatıyor.
Kendinizi tamamen paylaşın.
“Sen sikilmiş bi bok parçasısın” diyor Marla.
Etrafımızdaki herkes bize bakıyor.
Marla’nın iki yumruğu da yağmur gibi üstüme yağıyor. “Birini öldürdün” diye çığlık atıyor. “Polisi aradım ve az sonra burada olacaklar.”
Bileklerini yakalayıp, polis belki gelir ama muhtemelen gelmeyecek diyorum.
Polis yola çıktı bile ve seni yakalayıp elektrikli sandalyeye bağlayıp, gözlerini kızartacaklar, yada en azıdan ölümcül bir iğne atarlar diyor Marla kaçmaya çalışarak.
Vız gelir.

Aşırı dozda sodyum fenobarbital ve sonrasında büyük uyku. Köpekler Vadisi’ndeki gibi.
Marla bugün benim birini öldürdüğümü görmüş.
Eğer patronumu kastediyorsa, evet, tamam, tamam, biliyorum, polis de biliyor, iğneyle idam etmek için herkes beni arıyor, ama patronumu öldüren Tyler’dı.
Tyler’la parmak izlerimiz aynı, ama kimse durumu anlamıyor.
“Bok ye” diyor Marla ve morarmış gözünü üstüme dikiyor. “Sen ve küçük müritlerin dayak yemeyi seviyor olabilirsiniz ama eğer bana bir daha dokunursanız, sizi öldürürüm.”
“Bu gece birini vurdun, gördüm” diyor Marla.
Hayır, o bir bombaydı diyorum ve olay bu sabah oldu. Tyler monitörü delip, içine benzin doldurdu veya barut.
Gerçekten kanser olan etrafımızdaki insanların hepsi dikilmiş, olup biteni izliyorlar.
“Hayır” diyor Marla. “Seni Pressman Oteline kadar takip ettim, ve oradaki katil kim partilerinden birinde garsondun.”
Katil kim partilerinde zengin insanlar otele akşam yemeği için gelip, Agatha Christie hikayelerindeki gibi davranırlar. Gravlax’lı Boudin ile Geyik Eti Semeri arasında bir vakitte, ışıklar bir dakikalığına söndürülür ve biri öldürülmüş numarası yapar. Bu eğlence olsun diye yapılan haydi-öyleymiş-gibi-davranalım türü bir ölümdür.
Yemeğin geri kalanında ise misafirler sarhoş olup, tatlılarını yerken, aralarındaki psikopat katilin kim olduğuyla ilgili ipuçları bulmaya çalışırlar.
“Belediye başkanının, geri dönüştürmeden sorumlu özel memurunu vurdun” diye bağırıyor Marla.
Başkanın bilmem ne memurunu Tyler vurdu.
“Kanser bile değilsin” diye bağırmaya devam ediyor.
İşte bu kadar hızlı.
Parmaklarını şıklat.
Herkes bakıyor.

Sen de kanser değilsin, diye haykırıyorum.
“İki yıldır buraya geliyor” diye bağırıyor Marla “ve hiç bir hastalığı yok!”
Hayatını kurtarmaya çalışıyorum!
“Ne? Niye benim hayatımın kurtarılmaya ihtiyacı olsun ki?”
Çünkü beni takip ediyordun. Çünkü bu gece beni takip ettin ve Tyler Durden’ın birini öldürdüğünü gördün ve Tyler Kargaşa Projesini tehdit edecek herkesi öldürür.
Odanın içindeki herkes küçük trajedisinden kurtulmuş gibi bakıyor. Şu küçük kanser olayından. Ağrı kesici alanların bile gözleri kocaman açılmış ve panik vaziyetteler.
Topluluğa üzgünüm diyorum. Zarar vermek istememiştim. Biz en iyisi gidelim. En iyisi bu konuyu dışarıda konuşalım biz.
Herkes “Hayır! Gitmeyin! Devam Edin!” diye bağrışıyor.

Ben hiç kimseyi öldürmedim diyorum. Ben Tyler Durden değilim. O benim bölünmüş kişiliğimin diğer yarısı. İçinizde Sybil filmini gören var mı diye soruyorum.
“Öyleyse beni kim öldürecek?” diye soruyor Marla.
Tyler.
“Seni kim öldürecek?”
Tyler diyorum, ama Tyler’la baş edebilirim. Ama sen de Kargaşa Projesindeki heriflere dikkat etmelisin. Seni takip etmeleri, kaçırmaları veya başka bir şey yapmaları için Tyler onlara emir vermiş olabilir.
“Bunlara neden inanayım ki?”
Bu kadar çabuk oluyordu herşey.
Çünkü sanırım senden hoşlanıyorum, diyorum.
“Aşık değil yani?” diyor Marla.
Bu yeterince adi bir zamanlama zaten, diyorum. Zorlama.
İzleyen herkes gülümsüyor.
Gitmem lazım. Buradan çıkmam lazım. Kafası kazınmış veya dövülmüş heriflere dikkat et diyorum Marla’ya. Gözü morarmış olanlara. Kırık dişlilere. Bu gibi şeyler işte.
“Nereye gidiyorsun?” diye soruyor Marla.
Tyler Durden’ın icabına bakmam lazım.

28

Adı Patrick Madden’dı ve belediye başkanının geri dönüştürmeden sorumlu özel memuruydu. Adı Patrick Madden’dı ve Kargaşa Projesinin düşmanıydı.
Dışarı çıkıp, gecenin karanlığında yürümeye başlıyorum ve herşeyi hatırlıyorum.
Tyler’ın bildiği herşey bana geri geliyor.

Patrick Madden dövüş kulüplerinin kurulduğu barların listesini yapıyordu.
Ve aniden sinema projektörü çalıştırmayı bildiğimi fark ediyorum. Kilitleri kırmayı biliyorum ve benimle kumsalda karşılaşmadan önce Paper Sokağındaki evi nasıl kiraladığını biliyorum.
Tyler’ın neden ortaya çıktığını biliyorum. Tyler Marla’yı seviyordu. Onunla ilk karşılaştığım geceden beri, Tyler yada benim bir parçam Marla’yla birlikte olmak için bir yol arıyordu.
Bunların bir önemi yoktu. En azından artık yoktu. Ama gecenin içinde en yakın dövüş kulübüne yürürken bütün detaylar kafamda beliriyordu.
Cumartesi geceleri Armory Bar’ın bodrumunda bir dövüş kulübü var. Patrick Madden’in oluşturmaya çalıştığı listede muhtemelen bu barın da adı var, zavallı ölü Patrick Madden.
Bu gece Armory Bar’a gidiyorum ve içeri girdiğimde kalabalık fermuarın açılışı gibi yarılıyor. Oradaki herkes için ben Muhteşem ve Güçlü Tyler Durden’ım. Tanrı ve baba.
Etrafımdan “İyi akşamlar, efendim” diyen sesler duyuyorum.
“Dövüş kulübüne hoş geldiniz efendim.”
“Bize katıldığınız için teşekkürler efendim.”

Canavar yüzüm yeni yeni iyileşmeye başlıyor. Yüzümdeki delik yanağımdan gülümsüyor. Gerçek dudağım ise asık duruyor.
Madem ki ben Tyler Durden’ım, kıçımı öpebilirsiniz. O gece dövüş kulübünde bulunan her herifle dövüşmek için kaydımı yaptırıyorum. Elli dövüş. Bir seferde bir dövüş. Ayakkabı yok. Tişört yok.
Dövüşler sürmesi gerektiği kadar sürer.
Ve eğer Tyler Marla’yı seviyorsa.

Ben de Marla’yı seviyorum.
Ve yaşananlar kelimelerle ifade edilemez. Hiç bir zaman göremeyeceğim Fransız sahillerini kirletmek istiyorum. Rockefeller Plaza’nın yıkıntılarının etrafındaki nemli ormanlarda geyik avladığınızı düşünün.
İlk dövüşte herif arkama geçip bir eliyle kolumu tuttu, diğeriyle boğazıma sarıldı ve dişlerim çatırdayıp, sivri köklerini dilime saplayana kadar da yüzümü, yanağımı, yanağımdaki deliği beton zemine vurdu da vurdu.
Patrick Madden’i ve yerde yatan cesedini hatırlamaya başlamıştım birden, sonra karısı gözümün önünde canlandı. Saçları topuz yapılmış küçük bir kız. Kıkırdayıp, kocasının ölü dudaklarına şampanya dökmeye çalışmıştı.
Sahte kanın çok ama çok kırmızı olduğunu söylemişti. Bayan Patrick Madden iki parmağını kocasının yanındaki kan gölüne sokmuş, sonra da ağzına götürmüştü.
Dilime saplanan dişler yüzünden ağzımda bir kan tadı var.
Bayan Patrick madden kanı tatmıştı.

Katil kim partisinde olduğumu ve uzay maymunu garsonların beni korumak için etrafımı çevirdiğini hatırlıyorum. Marla’nın koyu güllerle bezenmiş elbisesi ile balo salonunun karşısından izliyordu.
İkinci dövüşte herif sırtıma bir dirsek geçirdi ve kollarımı geri çekip, göğsümü beton duvara çarptı. Bir taraftaki köprücük kemiğin kırıldığını duydum.
Yunan heykellerini çekiçle kırmak, götümü Mona Lisa’ya silmek istiyordum.
Bayan Patrick Madden kanlı parmaklarını yukarı kaldırdı, kan dişlerinin arasından süzülürken, parmaklarındaki kan da bileğine iniyordu, sonra elmas bir bileziğin üstünden dirseğine damlıyordu.
Üç numaralı dövüş, uyanıyorum ve üç numaralı dövüş vakti gelmiş. Dövüş kulübünde isimler yoktur.

Adın değilsin.
Ailen değilsin.
Üç numara neye ihtiyacım olduğunu biliyor ve kafamı karanlıkta tutup, boğuyor. Uygulandığında, rakibin sadece kendinden geçmeyecek kadar hava almasına izin veren bir boyun kilidi var. Üç numara kafamı kolunun içinde bir bebek veya futbol topu tutar gibi tutup, kenetlenmiş elinin muştasıyla yüzüme vurdu.
Dişlerim yanağımı ısırana kadar.
Yanağımdaki delik ağzımın kenarıyla birleşene kadar vurdu, ta ki ikisi bir olup, burnumun altından, kulağımın altına kızgın bir yan bakış oluşturana kadar.
Üç numara yumruğu çürüyene kadar vurdu.
Ben ağlamaya başlayana kadar vurdu.
Sevdiğin herşey sonunda seni reddedecek veya ölecek.
Yarattığın her şey bir kenara atılacak.
Gurur duyduğun her şey çöpte son bulacak.
Bin kralların kralı, Ozymandias’ım.
Bir yumruk daha ve dişlerim dilime tamamen batıyor. Dilimin yarısı yere düşüyor ve tekmeleniyor.
Bayan Patrick Madden’in küçük bedeni kocasının bedeninin yanına diz çökmüş ve arkadaşlarımız dedikleri insanlar tepesinde dikilip, sarhoş vaziyette gülüyorlar.
“Patrick?” diyor kadıncağız.
Kan gölü büyüyor, büyüyor ve nihayetinde gelip eteğine değiyor.
“Patrick yeter artık, bırak şu ölü numarasını” diyor.
Kan eteğine tırmanmaya başlıyor. Kılcal damar gibi, iplik gibi incecik tırmanıyor eteğine.
Etrafımda Kargaşa Projesindeki herifler çığlıklar atıyorlar.
Ve Armory Bar’ın bodrumunda Tyler Durden sıcak bir karışıklık içinde yere düşüyor. Bir dakika için mükemmel olan yüce Tyler Durden, ve mükemmellikten bekleyebileceğinin en fazlası bir dakikadır diyen Tyler Durden düşüyor.
Ve dövüş devam ediyor çünkü ben ölmek istiyorum. Çünkü sadece ölünce isimlerimiz var. Çünkü ölünce artık Kargaşa Projesinin parçası değiliz.

29

Tyler ayakta dikiliyor, mükemmel denecek kadar yakışıklı ve sarışın bir masumiyetin içinde melek gibi duruyor. Yaşama arzum beni büyülüyor.
Ben ise, Paper Sokağı Sabun Şirketindeki odamın çıplak yatağında kanı kurumuş bir doku örneğiyim.
Odamdaki herşey gitmiş.
On dakikalığına kanser olduğumda çekilmiş olan ayağımın fotoğrafı ve aynam gitmiş. Kanserden de beter. Aynam gitmiş. Gardırobumun kapağı açık ve altı adet beyaz gömleğim, siyah pantolonlarım, iç çamaşırlarım, çoraplarım ve ayakkabılarım gitmiş.
“Kalk” diyor Tyler.
Kıymetini bilmediğim herşeyin altında, arkasında ve içinde, korkunç bir şeyler büyüyor.
Her şey dağıldı.

Uzay maymunları temizlendi. Her şey yerine kondu, emilmiş yağlar, ranzalar, para, özellikle de para. Geride sadece bahçe ve kiralık ev kaldı.
“Yapmamız gereken son şey” diyor Tyler “senin şu şehit olma meseleni halletmeliyiz. Büyük ölüm olayını.”
Üzücü, moral bozan bir ölüm gibi değil, bu neşeli, güç veren bir ölüm olacak.
Oh Tyler, içim acıyor. Beni burada öldür.

“Kalk.”
Öldür beni, hadi. Öldür beni. Öldür beni. Öldür beni. Öldür beni.
“Büyük birşey olmalı.” diyor Tyler. “Dünyanın en uzun binasının tepesinde durduğunu gözünde canlandır. Bütün bina Kargaşa Projesi tarafından ele geçirilmiş. Pencerelerden duman tütüyor. Masalar sokaklardaki insanların arasına düşüyor. Gerçek bir ölüm operası, işte başına gelecek olan şey budur.”
Hayır diyorum. Beni yeterince kullandın.
“Eğer iş birliği yapmazsan, Marla’yı buluruz.”
Hiç durmayın diyorum.

“Kalk şu sikik yataktan” diyor Tyler “ve lanet olası arabaya bin.”
Sonuç itibariyle Tyler’la birlikte Parker-Morris Binasının tepesindeyiz, benim ağzımda bir silah var.
Silahın namlusu boğazıma dayanmış ve Tyler “Aslında gerçekten ölmeyeceğiz.” diyor.
Namluyu dilimle yanağıma doğru alıp, Tyler sen vampirlerden bahsediyorsun diyorum.
Son sekiz dakikamızdayız.

Silah, polis helikopterleri erken gelirse diye tedbir için var.
Tanrıya göre, tek başına bir adam, ağzına bir silah sokmuş gibi görünüyor olabilir ama silahı tutan Tyler ve bu benim hayatım.
Buharla dezenfekte edilmiş nitrik asidin yüzde doksan sekiz konsantresini alırsın, ve bu aside üç kat fazla sülfürik asit eklersin.
Nitrogliserinin olur.
Yedi dakika.
Nitrogliserini talaşla karıştırırsın ve çok güzel bir plastik patlayıcıya sahip olursun. Uzay maymunlarının bir çoğu nitrogliserini pamukla karıştırıp, sülfat olarak Epsom tuzu ekler. Bu da işe yarar tabi. Bazı maymunlar nitro ile parafin kullanır. Parafin hiçbir zaman benim işime yaramadı.
Dört dakika.
Tyler ve ben çatının ucunda, ağzımda bir silah ve ben silahın ne kadar temiz olabileceğini düşünüyorum.
Üç dakika.
Sonra biri bağırıyor.
“Bekle”. Bu Marla, çatıdan bize doğru geliyor.
Marla bana doğru geliyor, sadece bana çünkü Tyler kayboldu. Püf. Gitti. Tyler benim halüsinasyonum, Marla’nın değil. Büyülü bir hile gibi Tyler yok oluyor. Ve şimdi gerçekten ağzına silah dayamış olarak tek başıma kalıyorum.
“Seni takip ettik” diye bağırıyor Marla. “Destek grubundakilerle. Bunu yapmak zorunda değilsin. İndir silahı.”
Marla’nın arkasında bütün bağırsak kanserliler, beyin parazitleri, melanoma ekibi ve tüberkülozlular bana doğru yürüyor, topallıyor veya tekerli sandalyeleriyle ilerliyorlar.
Hepsi birden “Bekle” diyorlar.
Sesleri bana soğuk rüzgarla birlikte ulaşıyor, “Dur!”
“Sana yardım edebiliriz.”
“Bırak da yardım edelim.”
Yukarıdan polis helikopterlerinin vop, vop, vop sesi geliyor.
Gidin diye bağırıyorum. Çıkın burdan. Bina havaya uçacak.
Marla “Biliyoruz” diye bağırıyor.
Bu tamamen bir yortu gibi görünüyor bana.
Kendimi öldürmüyorum diye bağırıyorum. Tyler’ı öldürüyorum.

Ben Joe’nun Hafızasıyım.
Herşeyi hatırlıyorum.
“Aşk filan değil” diye bağırıyor Marla, “ama sanırım ben de senden hoşlanıyorum.”
Bir dakika.
Marla Tyler’dan hoşlanıyor.
“Hayır, ben senden hoşlanıyorum” diyor Marla. “Farkı biliyorum.”
Ve hiçbir şey olmuyor.
Hiçbir şey patlamıyor.
Silahın namlusu parçalanmayan yanağıma dayanmış vaziyette, Tyler, diyorum, nitroyla parafini karıştırdın, değil mi ?
Parafin asla işe yaramaz.
Bunu yapmam gerekiyor.
Polis helikopterleri.
Ve tetiği çekiyorum.

30

Babamın evinde bir sürü madalya vardı.
Tabii ki, tetiği çekince, öldüm.
Yalancı.
Ve Tyler da öldü.

Polis helikopterleri bize doğru gelirken, Marla’ya, kendilerini kurtaramayan ama beni kurtarmak için uğraşan destek grubu insanlarına rağmen, tetiği çekmek zorundaydım.
Bu gerçek hayattan daha iyiydi.
Ve bir mükemmel dakika sonsuza kadar sürmez.
Cennette herşey beyaz üstüne beyaz renkte.
Sahtekar.
Cennet çok sessiz, plastik tabanlı ayakkabılar var.
Cennette uyuyabilirim.

İnsanlar bana mektup yazıp, beni unutmadıklarını bildiriyorlar. Onların kahramanı olduğumu. Daha da iyi olacağımı yazıyorlar.
Buradaki melekler Tevrattaki gibi, lejyonlar ve teğmenler var, cennetlik bir ordu vardiyalarla çalışıyor. Mezarlık. Yemekleri tepsilerde getiriyorlar, yanında da bir bardak ilaç oluyor. Oyuncak Bebekler Vadisi oyun seti.

Tanrıyla tanıştım. Ceviz ağacından yapılma masasının ardında oturuyordu ve arkasındaki duvarda diplomaları asılıydı. Ve bana “Neden?” diye sordu.
Neden bu kadar çok sorun yaratmıştım?
Her birimizin, özel ve nadir bir yeganeliğin nadide ve kutsal bir kar tanesi olduğumuzun farkına varamamış mıydım?
Hepimizin sevgi tezahürleri olduğunu göremiyor muydum?
Masasında oturup, not tutan Tanrıya baktım. Her şeyi yanlış anlamıştı.

Biz özel değiliz.
Pislik veya çöp de değiliz.
Biz sadece varız.
Varız ve olacak olan olur.
Ama Tanrı “Hayır, bu doğru değil” dedi.
Peki. Tamam. Her neyse. Tanrıya hiç bir şey öğretemezsiniz.
Sonra bana ne hatırladığımı sordu.
Herşeyi hatırlıyordum.

Tyler’ın silahından çıkan kurşun, sağlam olan yanağımı da yarmış ve bir kulağımdan öbür kulağıma kadar bir keskin gülümse yayılmıştı yüzüme. Kızgın bir Cadılar Bayramı kabağı gibi. Şeytan bakışlı Samuray. Hırs sembolü ejder.

Marla hala Dünyada ve bana yazıyor. Birgün seni geri getirecekler diyor.

Ve eğer cennette telefon olsaydı Marla’yı arardım ve “Alo” dediği zaman telefonu kapatmazdım. “Selam. Ne var ne yok? Bana herşeyi anlat” derdim.
Ama geri gitmek istemiyorum. Henüz değil.

Çünkü arada sırada bana yemek tepsimi ve ilaçlarımı getiren birilerinin gözünün mor, alınlarının şiş ve dikişli olduğunu görüyorum ve bana:

“Sizi özlüyoruz Bay Durden.” diyorlar.

Yada yerleri silen burnu kırık olan biri, yanımdan geçerken fısıldıyor:

“Herşey plana uygun olarak devam ediyor.”

Fısıldıyor:

“Dünyayı daha iyi bir hale getirmek için, medeniyeti yok edeceğiz.”

Fısıldıyor:

“Geri gelmenizi dört gözle bekliyoruz.”

***

Bitti