Yeraltı Edebiyatı türünü yaratan Chuck Palahniuk tarafından yazılan ve Bradd Pitt, Edward Norton ve Helena Bonham Carter gibi ünlü isimlerin rol aldığı filme uyarlanan Fight Club kitabının türkçe çevirisini bölümler halinde yayınlıyorum.

DÖVÜŞ KULUBÜ

1

TYLER bana garson olarak bir iş buluyor, sonra Tyler ağzıma bir silah sokuyor ve ebedi hayata ilk adım olarak ölmen gerekiyor diyor. Aslında uzun bir süredir Tyler ve ben birbirimizin en iyi dostuyduk. İnsanlar hep sorar, Tyler Durden hakkında bir şeyler biliyor muydum?
Silahın namlusu boğazımın sonuna kadar dayanmış, “Gerçekten ölmeyeceğiz” diyor Tyler.
Dilimle silahın namlusuna açtığımız susturucu deliklerini hissedebiliyorum. Bir silahın çıkardığı sesin en önemli bölümünü genleşen gazlar oluşturur, ve de kurşunun çıkardığı ince sonik bir patlama duyulur, çünkü kurşun çok hızlı gitmektedir. Susturucu yapmak için, silahın namlusuna sadece delik açmanız gerekir, bir sürü delik. Bu delikler gazın kaçmasına ve kurşunun hızının, ses hızının altına düşmesine sebep olur.

Delikleri yanlış açarsanız, silah elinizi uçuracaktır.
“Bu aslında ölüm değil.” diyor Tyler. “Efsane olacağız. Yaşlanmayacağız.”
Namluyu dilimle yanağıma doğru alıp, Tyler sen vampirlerden bahsediyorsun diyorum.
Üstünde durduğumuz bina on dakika içinde burada olmayacak. Buharla dezenfekte edilmiş nitrik asidin yüzde doksan sekiz konsantresini alırsın, ve bu aside üç kat fazla sülfürik asit eklersin. Bunu buz teknesinde yapmalısın. Göz damlası ile damla damla gliserin eklersin. Nitrogliserinin olur.
Bunu biliyorum çünkü Tyler bunu biliyor.
Nitrogliserini talaşla karıştırırsın ve çok güzel bir plastik patlayıcıya sahip olursun. Bir çok kişi nitrogliserini pamukla karıştırıp, sülfat olarak Epsom tuzu ekler. Bu da işe yarar tabi. Bazıları nitro ile parafin kullanır. Parafin hiçbir zaman benim işime yaramadı.
Böylece Tyler ve ağzımda bir silahla ben Parker-Morris Binasının tepesindeyiz ve camların kırıldığını duyuyoruz. Kenardan bir bak. Bu yükseklikte olmamıza rağmen, bulutlu bir gün. Bu dünyanın en yüksek binası ve bu yükseklikte rüzgar her zaman soğuktur. Burası çok sessiz, uzaya gönderilen deney maymunlarından biriymişsin hissi veriyor. Yapmak için eğitilmiş olduğun küçük görevi yapıyorsun.
Bir kolu çek.
Bir butona bas.

Ne yaptığının farkında bile olmazsın, ve sonra zaten ölürsün.
Yüz doksan bir kat yukarıda, çatının ucundan bakınca, aşağıdaki cadde, durup yukarı bakan insanlardan oluşmuş tüylü bir halı ile benek benek olmuş gibi görünüyor. Kırılan cam tam altımızdaki pencerelerden birine ait. Binanın kenarından bir cam patlıyor ve peşi sıra siyah bir buzdolabı kadar büyük altı çekmeceli bir dosya dolabı fırlıyor, tam altımızda binanın sarp yüzünden altı çekmeceli bir dosya dolabı aşağıya düşmeye başlıyor, yavaşça dönerek düşüyor, düştükçe küçülüyor, ve sıkış tepiş kalabalığın ortasına düşüp kayboluyor.
Altımızdaki yüz doksan bir kattan birinde Kargaşa Projesinin Yıkım Ekibindeki uzay maymunları, tarihin her bir kırıntısını parçalayarak, yabanileşiyorlar.
İnsanın her zaman sevdiğini öldürmesi ile ilgili o eski deyiş, aslında iki şekilde de geçerlidir.
Ağzında bir silah varken ve silahın namlusu dişlerinin arasındayken, sadece sesli harflerle konuşabilirsin.

Son on dakikamızdayız.
Binanın bir camı daha patlıyor ve camlar parlayan güvercin sürüsü gibi etrafa püskürüyor, ve sonra Yıkım Ekibi tarafından itilen koyu ahşap bir masa binanın kenarından milim milim çıkıyor ve kalabalığın içinde kaybolan büyülü bir uçan cisim oluyor.
Parker-Morris Binası dokuz dakika sonra burada olmayacak. Yeteri kadar yanıcı jelatini herhangi bir şeyin temel kolonlarına sararsan, dünyadaki her binayı devirebilirsin. Kum torbalarıyla kuvvetlice bastırıp sıkıştırmalısın ki, patlama kolonun karşısındaki garaja değil, doğrudan kolona yönelsin.
Bu nasıl yapılır mavraları hiçbir tarih kitabında yoktur.
Napalm yapmanın üç yolu: Bir, eşit miktarda benzin ve konsantre portakal suyunu karıştırabilirsiniz. İki, eşit miktarda benzin ve diyet kola karıştırabilirsiniz. Üç, karışım koyulaşana dek parçalanmış kedi yavrularını benzinde çözersiniz.
Nasıl sinir gazı yapıldığını sorun bana. Bütün şu çılgın araba bombalarını.

Dokuz dakika.
Parker-Morris Binası devrilecek, bütün yüz doksan dokuz kat, ormandaki ağacın düşüşü gibi yavaşça düşecek. Kereste. Herşeyi devirebilirsiniz. Üstünde durduğumuz binanın, gökyüzündeki bir nokta olacağını düşünmek çok garip.
Tyler ve ben çatının ucunda, ağzımda bir silah ve ben silahın ne kadar temiz olabileceğini düşünüyorum.
Başka bir dosya dolabının binanın kenarından kayışını, çekmecelerin boşluğa açılışını ve beyaz kağıtların havayla yukarı çekilişini ve rüzgarla savruluşunu izlerken, Tyler’ın tüm cinayet-intihar olayını tamamen unutuyoruz.

Sekiz dakika.
Daha sonra kırılmış olan pencereden duman çıkmaya başlıyor. Yıkım Ekibi belki sekiz dakika içinde ilk patlayıcı maddeyi harekete geçirecekler. İlk patlayıcı, temeldeki patlayıcıyı havaya uçuracak, temeldeki kolonlar devrilecek ve Parker-Morris Binasının seriler halindeki fotoğrafları tarih kitaplarına geçecek.
Beş-resimli zaman-eskisi seriler. Burada, bina ayakta. İkinci resimde bina seksen derecelik bir açıda olacak. Sonra yetmiş üç derece. Dördüncü resimdeki kırk beş derecelik açıda bulunan binanın iskeleti çökmeye başlıyor ve kule iskeletin hafif bir kemer oluşturmasına sebep oluyor. Son karede kule, yüz doksan dokuz katın tamamı, Tyler’ın asıl hedefi olan ulusal müzenin üstüne çöküyor.
“Bu bizim dünyamız artık, bizim” diyor Tyler, “ ve tüm bu eski insanlar öldü.”
Bunun nasıl sonuçlanacağını bilseydim, şu anda ölü ve Cennette olduğum için mutluluktan daha fazlasını hissederdim.

Yedi dakika.
Tyler’ın silahı ağzımda, Parker-Morris Binasının tepesindeyiz. Sıralar, dosya dolapları ve bilgisayarlar binanın etrafındaki insan kalabalığının üstüne meteor gibi yağarken ve kırık camlardan duman tüterken ve üç blok aşağıdaki Yıkım Ekibi saate bakarken, bunların hepsini biliyorum: silahlar, anarşi, patlama, hepsi Marla Singer’la ilgili.

Altı dakika.
Burada üçlü bir durum söz konusu. Ben Tyler’ı istiyorum. Tyler, Marla’yı istiyor. Marla beni istiyor.
Ben Marla’yı istemiyorum ve artık Tyler da beni etrafında istemiyor. Şefkat gösterme anlamındaki aşkla ilgili değil bu. Bu, mülkiyetteki mal ile ilgili.
Marla olmadan, Tyler’ın hiçbirşeyi olmazdı.

Beş dakika.
Belki efsane olurduk, belki de olmazdık. Hayır diyorum, ama bekleyin.
Eğer birileri İncil’i yazmamış olsaydı, İsa nerede olurdu?

Dört dakika.
Silahın namlusunu yanağıma itiyorum ve diyorum ki, efsane mi olmak istiyorsun Tyler, seni bir efsane yapacağım. Baştan beri buradaydım.
Herşeyi hatırlıyorum.

Üç dakika.

2

Beni içeride tutabilmek için Bob’un büyük kolları etrafımda kapanırdı ve Bob’un Tanrı’nınkinin büyük olduğunu düşündüğümüz boyutta iri olan yeni terlemeye başlamış göğüsleri arasında karanlıkta sıkışırdım. Kilisenin erkek dolu olan zemininde gezinirken, her gece karşılaşırdık: bu Art, bu Paul, bu Bob; Bob’un geniş omuzları bana ufku hatırlatırdı. Bob’un gür sarı saçları, saç kreminin kendini şekillendirci krema sanması gibiydi, çok gür ve sarı ve kısmen dik.
Kolları boynuma dolanmışken, Bob avcunun ayası ile kafamı, fıçı gibi göğsünden yeni filizlenmiş memelerinin üstüne bastırırdı.
“Her şey iyi olacak” derdi Bob. “Ağla şimdi.”
Bob’un yanan gıda ve oksijeni içinde, dizlerimden kafama kadar, kimyasal reaksiyonlar hissederdim.
“Belki yeteri kadar erken teşhis etmişlerdir,” derdi Bob. “Belki de sadece seminomadır. Seminoma ile neredeyse yüzde yüz kurtulma şansın var.”
Bob’un omuzları kendilerini uzun uzun çekiyor, sonra düşüyor, düşüyor şiddetli hıçkırıklarla düşüyordu. Yukarı çekiyordu. Düşüyor, düşüyor, düşüyordu.
İki yıldır buraya her hafta gelirim ve her hafta Bob bana sarılır ve ben ağlarım.
“Sen ağla” der Bob ve içini çeker ve hıçkırır, hıçkırır, hıçkırır. “Devam et ve ağla.”
Büyük ıslak suratını kafamın üstüne yerleştirir ve ben onun vücudunda kaybolurum. İşte ben bu sırada ağlarım. Boğucu karanlıkta, birinin içine kapanmışken ve becerebileceğin her şeyin sonunda bir çöpe dönüşeceğini görürken ağlamak kolaydır.
Ömrün boyunca gurur duyduğun herşey çöpe atılacak.
Ve ben içeride kayboluyorum.
Ve bu neredeyse bir haftadır uyumaya en yakın olduğum andı.
İşte Marla Singer’la böyle tanıştım.
Bob ağlıyordu çünkü altı ay önce testisleri alınmıştı. Sonra hormon destek terapisi uygulanmıştı. Bob’un göğüsleri vardı, çünkü testosteron oranı çok yüksekti. Testosteron seviyesi yükseltildiğinde, vücut denge kurmak için östrojeni yükseltir.
Ben bu anlarda ağlarım, çünkü hayatın bir hiçtir, hatta hiçlikten öte, bir kayıtsızlıktır.
Östrojen yükselirse, karı gibi memelerin olur.
Sevdiğin herkesin seni reddedeceğini veya öleceğini fark ettiğinde ağlamak kolaydır. Yeterince uzun olan bir zaman diliminde, insanların kurtulma şansı sıfıra düşecektir.
Bob beni seviyor, çünkü benim de testislerimin alındığını düşünüyor.
Trinity Piskoposluğunun bodrumundaki mağaza türü ekoseli kanepelerde, etrafımızda yaklaşık yirmi adam ve bir kadın var, hepsi çiftli olarak birbirine sarılmış ve çoğu ağlıyor. Bazı çiftler öne doğru eğilmiş, kulak kulağa kafaları birbirine yaslanmış, güreşçilerin duruşu gibi birbirlerine kilitlenmişler. Tek kadınla eşleşen adam dirseklerini kadının omuzlarına yerleştiriyor, kadının omuzları adamın elleri arasında ve adamın yüzü kadının ensesine ağlıyor. Kadının yüzü diğer tarafa dönüyor ve eliyle bir sigara çıkarıyor.
Koca Bob’un koltuk altından gözetliyorum.
“Tüm hayatım boyunca” diyor Bob, “neyi neden yaptığımı hiç bilemedim.”
Buradaki Arta Kalan Erkekler Topluluğu, testis kanseri destek grubundaki tek kadın bir yabancının yükü altında sigara içiyor ve gözleri gözlerimi yakalıyor.
Sahtekar.
Sahtekar.
Sahtekar.
Kısa, mat siyah saçlı, Japon çizgi filmlerindeki gibi kocaman gözlü, kaymağı alınmış süt gibi teni olan, koyu güllerle bezenmiş duvar kağıdı desenindeki elbisesinin içinde tereyağı gibi soluk duran bu kadın, Cuma akşamı katıldığım tüberküloz destek grubumda da vardı. Çarşamba akşamı melanoma yuvarlak masa toplantısında da. Pazartesi akşamı Sebatla İnananlar lösemi grubundaydı. Saçının arkasındaki bir bölümden beyaz parlak kafa derisi görünüyor.
Bu tür destek gruplarını aradığınızda, hepsinin muğlak ve iyimser isimleri vardır. Perşembe akşamı gittiğim kan parazitleri grubumun adı Özgür ve Temiz.
Beyin parazitleri için gittiğim grubun adı Yukarıda ve Geride.
Ve Pazar öğleden sonra Trinity Piskoposluğunun bodrumunda Arta Kalan Erkekler Topluluğu grubumda yine bu kadın burada.
Daha kötüsü ise, o bakarken ağlayamamam.
Umutsuz Koca Bob tarafından sarmalanışım ve onunla ağlayışım en sevdiğim bölüm olmalı. Hepimiz, her zaman çok çalışıyoruz. Burası gerçekten rahatlayıp, teslim olduğum tek yer.
Bu benim seyahatim.
İki yıl önce uykusuzluk hastalığım ile ilgili doktoruma gittikten sonra ilk destek grubuma katıldım.
Üç hafta olmuştu ve hala uyuyamamıştım. Üç haftalık uykusuzluktan sonra, herşey beden dışı bir tecrübeye dönüşür. Doktorum “Uykusuzluk daha büyük bir şeyin belirtisidir. Aslında neyin yanlış olduğunu bul. Vücudunu dinle.” dedi.
Ben sadece uyumak istiyordum. 200 miligramlık küçük mavi Amytal Sodyum kapsüllerden istiyordum. Kırmızı ve mavi Tuinal kurşun kapsüller, ruj kırmızısı Seconal’ler istiyordum.
Doktorum kediotu kökü çiğnememi ve biraz daha fazla egzersiz yapmamı söylemişti. Nihayetinde uykuya dalacaktım.
Yüzüm, çürük, bayat bir meyve gibi öylesine çökmüştü ki, öldüğümü sanırdınız.
Doktorum, gerçek acı görmek istersem, Salı geceleri İlk Rabbaniler’e uğramamı söylemişti. Beyin parazitlerini görmemi. Dejenere kemik hastalıklarını görmemi. Organik beyin bozuklukları. Geçip giden kanser hastalarını görmemi.
Ben de gittim.
İlk gittiğim grupta tanışma faslı oldu: bu Alice, bu Brenda, bu Dover. Herkes kafasına dayanmış olan görünmeyen silaha rağmen gülümsüyordu.
Destek gruplarında asla gerçek ismimi vermem.
Chloe isimli küçük bir kadın iskeleti; pantalonunun kıçı üzgün ve bomboş sarkıyor ve Chloe bana beyin parazitleri ile ilgili en kötü şeyin, kimsenin onunla cinsel ilişkiye girmemesi olduğunu söylüyordu. Ölüme, sigorta poliçesinin kendisine yetmiş beş bin papel ödemiş olması kadar yakın olan Chloe’nin tek istediği, son bir kez yatağa yatırılmaktı. İlişki değil, seks.
Bir insan buna ne diyebilir? Demek istediğim ne diyebilirsin ki?
Tüm bu ölüm Chloe’nin birazcık yorgun olmasıyla başladı ve artık tedavi edilmekten sıkılmıştı. Pornografik fimler, evinde pornografik filmler vardı.
Chloe’nin anlattığına göre, Fransız İhtilali’nde hapiste olan kadınlar, düşesler, baronesler, markizler, her neyse, yukarı tırmanan herhangi bir erkeği becerirlermiş. Chloe enseme doğru nefes vermişti. Yukarı tırmanmak. Para vermek, bilebilir miydim? Becermek, vaktin önüne geçmişti.
Fransızlar buna La petite mort derdi.
Eğer ilgimi çekerse, Chloe’nin pornografik filmleri vardı. Nişasta nitrat. Yağlar.
Normal zamanda ereksiyon olurdum. Fakat bizim Chloe, sarı renkli parlatıcıya batırılmış bir iskeletti.
Chloe olduğu gibi görünüyordu, ben ise bir hiçtim. Hiçbirşey bile değildim. Tüylü halıda bir çember etrafında otururken, Chloe’nin omzu benimkini dürtüyordu. Gözlerimizi kapatıyorduk. Rehberli meditasyonda bizi yönlendirme sırası Chole’nindi ve bizi konuşarak huzur bahçelerine götürüyordu. Chloe konuşarak bizi tepedeki yedi kapılı saraya yönlendiriyordu. sarayın içindeydi yedi kapı; yeşil kapı, sarı kapı, turuncu kapı ve Chloe her bir kapıyı açarak, mavi kapı, kırmızı kapı, beyaz kapı, orada ne olduğunu buluyordu.
Gözlerimiz kapalı, acımızın, ayaklarımızın etrafında yüzen ve dizlerimize, belimize, göğsümüze yükselen, iyileştirici bir beyaz ışık topu olduğunu hayal ediyorduk. Çakralarımız açılıyordu. Kalp çakrası. Baş çakrası. Chloe bizi güç hayvanımızla karşılaştığımız mağaralara götürüyordu. Benimki bir penguendi.
Mağaranın zemini buzla kaplıydı ve penguen kaymamı söylüyordu. Hiç çaba sarfetmeden tünellerden ve galerilerden kayıyorduk.
Sonra sarılma vakti geldi.
Gözlerini aç.
Chloe bunun telepatik fiziksel temas olduğunu söylüyordu. Hepimiz birer partner seçmeliydik. Chloe kendini boynuma atıyordu ve ağlıyordu. Evinde askısız iç çamaşırları vardı ve ağlıyordu. Chloe’nin masaj yağları ve kelepçeleri vardı ve diğer elinin saatimin etrafında onbir kez dönüşünü izlerken ağlıyordu.
İki yıl önceki ilk destek grubumda ağlayamamıştım. İkinci veya üçüncü destek grubumda da ağlayamamıştım. Kan parazitlerinde veya bağırsak kanserlerinde veya organik beyin demanslarında da ağlayamamıştım.
Bu, insomniada da böyledir. Herşey çok uzaktadır, kopyanın, kopyasının kopyası. Herşeyin uykusuzluk mesafesinde, hiçbirşeye dokunamazsın ve hiçbirşey sana dokunamaz.
Sonra Bob geldi. Testis kanserine ilk gittiğimde, Bob büyük geyik, büyük peynirli ekmek, tepemde hareket etti ve ağlamaya başladı. Sarılma vakti gelince büyük geyik odanın hemen karşısında dikildi, kolları yanlarında, omuzları yuvarlanmış. Büyük geyik çenesi göğsünde, gözleri şimdiden yaşlarla kaplı, ve küçülmüş. Bodrum katında kendini bana bırakmak için Bob, ayaklarını sürüyerek, dizlerini birleştirip görünmeyen adımlarla bana doğru kaydı.
Ve üstüme doğru çakıldı.
Bob’un büyük kolları bana dolandı.
Koca Bob eskiden bir vücutçuymuş. Tüm o dianabollü salata günlerinden sonra, yarış atı dopingi Wistrol kullanmıştı. Kendi vücut geliştirme salonu, Koca Bob’un bir vücut geliştirme salonu vardı. Üç kere evlenmişti. Ürün tasdiki yapmıştı, yoksa onu hiç televizyonda görmemiş miydim? Göğsünü genişletmekle ilgili nasıl program yapacağın, pratik olarak onun buluşuydu.
Bu tarz dürüstlüğe sahip yabancılar, bende plastik duygular uyandırırlar, ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum?
Bob bilmiyordu. Belki huevolarından bir tanesi soyundan gelmişti ve o bunun bir risk faktörü olduğunu biliyordu. Bob bana ameliyat sonrası hormon terapisinden bahsetti.
Çok fazla testosterone alan bir sürü vücut geliştirmeci, karı memesi denen şeye sahip olurdu.
Bob’a huevolar demekle neyi kastettiğini sordum.
Huevolar, dedi Bob. Yumurtalıklar. Fındıklar. Cevherler. Testisler. Toplar. Meksika’da, ki dopingini buradan satın alırsın, onlara “yumurta” denir.
Boşanma, boşanma, boşanma dedi Bob ve bana kendisinin bir yarışmada çekilmiş kocaman ve ilk bakışta çıplakmış gibi görünen resmini gösterdi. Aptalca bir yaşam, diye ekledi, ama kaslarını şişirip, tüylerini tıraş ettikten sonra sahneye çıkınca, vucüt yağın neredeyse yüzde iki oranında parçalanmıştır ve idrar getiren ilaçlar seni dondurmuştur ve dokunulduğunda beton gibi sertsindir, ışıklardan kör, ses sisteminin arka planındaki koşuşturmacasından sağır olduğun sırada hakem bağırır “sağ dörtlünü uzat, kas ve bekle.”
“Sol kolunu uzat, bisepsini kas ve bekle.”
Bu Bob için gerçek hayattan daha iyiydi.
Kansere doğru hızlı bir gidiş. Daha sonra iflas etmişti Bob. İki tane kocaman çocuğu vardı ve Bob’un telefonlarına cevap vermiyorlardı.
Doktoruna göre karı memelerini tedavi etmenin yolu, göğüs boşluğunu kesip, varsa içindeki sıvıyı boşaltmaktı.
Tüm hatırlayabildiğim buydu, çünkü sonra Bob kollarını etrafıma dolayıp, beni tamamen sarmalamak için kafasını üstüme eğmişti. Sonrasında hiçliğin içinde kaybolmuştum, karanlık ve sessiz ve bütün, ve sonunda Bob’un yumuşak göğsünden uzaklaştığımda, Bob’un tişörtünün önünde ağlayan suratımın ıslak bir maskesi kalmıştı.

Bu iki yıl önce, Arta Kalan Erkekler Topluluğu grubuyla geçirdiğim ilk gece olmuştu.
Ondan sonraki hemen hemen her görüşmemizde, Koca Bob beni ağlatmıştı.
Bir daha asla doktora gitmedim. Bir daha asla kediotu kökü çiğnemedim.
Bu özgürlüktü. Tüm umudunu kaybetmek özgürlüktü. Herhangi birşey söylemediğim zaman, grup her zaman en kötüsünü düşünürdü. Daha çok ağlarlardı. Ben de daha çok ağlardım. Yıldızlara bakıp, kayboluş.
Bir destek grubundan eve dönerken, hiç hissetmediğim kadar canlı hissederdim kendimi. Kansere veya kan parazitine yakalanmış değildim; sadece etrafımdaki kalabalık dünya hayatının küçük sıcak merkeziydim.
Ve uyudum. Bebekler bile böyle güzel uyuyamazdı.
Her gece ölüyordum ve her sabah tekrar doğuyordum.
Diriliyordum.
Ta ki bu geceye kadar; başarı ile geçen iki yıldan sonra bu gece, bu kadın beni izlerken ağlayamam. Çünkü dibe vuramıyorum, korunmuş hissedemiyorum. Ağzımın içini o kadar çok ısırıyordum ki, dilim kendini kumaş görünümü verilmiş duvar kağıdı zannediyordu. Dört gündür uyuyamıyordum.
O beni izlerken, ben bir yalancıyım. O sahtekar. Yalancı olan o. Bu gece tanıştırma safhasında, kendimizi tanıttık: ben Bob, ben Paul, ben Terry, ben David.
Asla gerçek ismimi vermem.
“Bu kanser, değil mi?” dedi
Sonra “Tamam, merhaba, ben Marla Singer” dedi.
Kimse Marla’ya ne tür bir kanser olduğunu söylemedi. Sonra hepimiz içimizdeki çocuğu koruma işiyle meşgul olduk.
Adam hala ensesine ağlarken, Marla sigarasından bir nefes daha çekti.
Onu Bob’un titreyen memeleri arasından izliyordum.
Marla’ya göre ben bir sahtekarım. Onu gördüğüm ikinci geceden beri uyuyamıyorum. Hala daha buradaki ilk sahtekar bendim, evet belki buradaki herkes, hatta büyük geyik Koca Bob bile, yaraları, öksürmeleri ve tümörleri ile dalga geçiyordu.
Şu şekillendirilmiş saçına bakın.
Marla sigara içiyor ve göz gezdiriyordu.
İşte bu dakikada, Marla’nın yalanı benim yalanımı yansıtıyor, ve bütün görebildiğim şey yalanlar. Onların tüm gerçekliğinin ortasında. Herkes en büyük korkusunu paylaşmak için çaba sarfedip, risk alırken, ve ölümleri hızla yaklaşıyorken ve bir silahın namlusu boğazlarına dayanmışken. Evet, Marla sigara içiyor ve etrafa göz atıyor, ve ben ağlayan bir kilimin altına gömülmüşüm ve aniden sanki önemsiz bir olaymışcasına, ölüm ve ölmek videodaki plastik çiçeklerle aynı önemi taşımaya başlıyordu benim için.
“Bob, beni eziyorsun” diye fısıldamaya çalışıyorum, sonra vazgeçiyorum. Sesimi alçaltarak “Bob” diyorum, sonra avazım çıktığı kadar bağırmaya başlıyorum. “Bob, tuvalete gitmem lazım.”

Banyodaki lavabonun üstünde bir ayna var. Eğer örnek kopya ediliyorsa, Marla Singer’ı beyin parazitleri destek grubum Yukarıda ve Geride’de görecektim. Marla orada olacaktı. Tabii ki, Marla olacaktı ve onun yanında oturuyor olacaktım. Tanıştırılma bölümünden ve sarayın yedi kapısının ve iyileştirici beyaz ışık topunun bulunduğu ve çakralarımızın açıldığı rehberli meditasyondan sonra, sıra birbirimize sarılmaya geldiğinde, bu küçük orospuyu yakalayacaktım.
Kolları iki yanında dümdüz dururken, dudaklarımı kulaklarına yapıştıracak ve Marla, seni büyük sahtekar, çık dışarı diyecektim.
Bu, hayatımdaki tek gerçek şey ve sen onu berbat ediyorsun.
Sen, büyük turist.
Bir daha ki karşılaşmamızda, Marla, sen buradayken ben uyuyamam diyecektim. Buna ihtiyacım var. Git buradan.

3

Uluslararası Air Harbor Havalimanında uyanırsın.
Her kalkışta ve inişte, veya uçak bir yöne yattığında, çakılması için dua ettim. Çünkü zavallı bir şekilde öleceğimiz ve cesetlerimizin bir uçağın gövdesinde tütün gibi paketleneceği düşüncesi, narkoz etkisi yapar ve uykusuzluğuma iyi gelirdi.
Tyler Durden’la böyle tanıştım.
O’Hare’de uyanırsın.
LaGuardia’da uyanırsın.
Logan’da uyanırsın.
Tyler yarım gün bir sinemada makinist olarak çalışıyordu. Yapısı gereği, Tyler sadece gece işlerinde çalışabiliyordu. Bir makinist hastalandığında, birlik Tyler’ı arıyordu.
Bazı insanlar gece insanıdır. Bazıları gündüz insanı. Ben sadece gündüzleri çalışabilirim.
Dulles’te uyanırsın.
Eğer iş seyahatinde ölürsen, hayat sigortası üç misli para öder. Rüzgarın uçağa bıçak etkisi yapması için dua ettim. Uçağın türbinlerinin pelikanları yutması, vidaların gevşemesi ve kanatların buz tutması için dua ettim. Uçağın kalkış pistinde yol almaya başladığı ve flapların açıldığı ve koltuklarımızın dik pozisyona ve servis sehpalarımız kapalı duruma getirildiği ve tüm kişisel bagajlarımızın tepedeki kompartmanda yer aldığı ve sigaralarımızın söndürüldüğü ve kalkış pistinin bittiği kalkış esnasında uçağın çakılması için dua ettim.
Love Field Havaalanında uyanırsın.
Eğer sinema yeterince eskiyse Tyler makinist odasında değiştirmeler yapardı. Değiştirme yapabilmek için, biri çalışır vaziyette iki tane projektör olması gerekir.
Bunu biliyorum, çünkü Tyler bunu biliyor.
İkinci projektörde bir sonraki film makarası hazır bulunur. Çoğu film, belli bir sıra ile gösterilen altı veya yedi adet küçük film makarasından ibarettir. Yeni sinemalarda, tüm makaralar, beş fitlik bir makaraya aktarılmıştır. Böylece iki tane projektör olması ve değiştirme yapılması, bir ileri bir geri makara takılması, birinci ve ikinci makarayı hazırlayıp, birinci makara bittikten sonra ikinci projektörü çalıştırıp, birinci projektöre üçüncü makarayı yerleştirmek gerekmez.
Makara takmak.
SeaTac havaalanında uyanırsın.
Tek yapraklı uçuş koltuk kartındaki insanları incelerdim. Okyanusta yüzen bir kadın, kumral saçları arkasında uçuşuyor ve koltuk yastığı göğsüne bağlanmış. Gözleri kocaman açılmış, ama kadın ne gülüyor, ne de somurtuyor. Başka bir resimde, Hindu inekleri kadar sakin olan insanlar, tavandan sarkan oksijen maskelerine doğru uzanıyorlar.
Bu acil durum olmalı.
Aman Tanrım.
Kabin basıncını kaybediyoruz.
Aman Tanrım.
Willow Run Havaalanında uyanırsın.
Eski sinemalar, yeni sinemalar, filmlerin bir sinemadan ötekine taşınması, Tyler filmi orijinal altı yada yedi makaralık haline döndürüyor. Küçük makaraları iki adet çelikten yapılmış altıgen çantaya yerleştiriyor. Çantaların üstünde kulpu var. Bir tanesini kaldırınca, insanın omzu yerinden çıkıyor. O kadar ağırlar.
Tyler aynı zamanda bir garson, şehir merkezinde bir otelde masaları bekliyor ve sinema makinistleri birliğine bağlı olarak makinistlik yapıyor. Uyuyamadığım bütün o gecelerde Tyler ne kadar çalışmıştı bilmiyorum.
İki projektörle film oynatan eski sinemalarda, makinist tam zamanında makaraları değiştirebilmek için projektörlerin başında bekler, böylece izleyiciler makara değişimini fark etmezler. Perdenin sağ üst köşesindeki beyaz noktalara bakmalısınız. Bu uyarıdır. Filmi izlerken dikkat edin, bir makaranın sonunda perdedeki iki beyaz noktayı göreceksiniz.
Bunlara sinemacılıkta “sigara yanığı” deniyor.
İlk beyaz nokta, iki-dakika uyarısı. İkinci projektörü çalıştırırsın ki, istenilen hıza ulaşsın.
İkinci beyaz nokta, beş-saniye uyarısı. Heyecan. İçine bakınca seni kör eden ksenon ampullerinden dolayı acayip sıcak olan odada, iki projektör arasında dikilirsin. Perdede ilk nokta çakar. Filmin sesi, perdenin arkasındaki büyük hoparlörden gelmektedir. Makinistin odası ses geçirmezdir, çünkü içerde filmi lensten saniyede altı fit, bir fitte on çerçeve, altmış çerçeveyi bir saniyede geçiren bir zincir dişlisi raketi var, ve eski model mitralyöz gibi gürültü yapıyor. Çalışmakta olan iki projektörün arasında durup, ikisinin de kapatma kolunu tutarsın. Gerçekten eski olan projektörlerde, makara verici çemberinin üstünde bir alarm olur.
Film televizyonda oynatıldığında bile, beyaz noktalar hala orada olurlar. Uçakta gösterildiklerinde bile.
Filmin çoğu alt film makarasına aktarılırken, alt film makarası yavaş yavaş, verici makara daha hızlı döner. Bir makaranın sonunda, verici makara öyle hızlı döner ki, alarm çalmaya başlar ve kısa bir süre sonra bir değiştirme yapılması gerektiğini ikaz eder.
Karanlık, projektörlerdeki ampullerden sıcaktır ve alarm çalmaktadır. Çalışmakta olan iki projektörün arasında durup, ikisinin de kapatma kolunu tutarsın ve perdenin köşesine bakarsın. İkinci nokta parlar. Beşe kadar sayarsın. Kapatma kollarından birini kapatırken, aynı anda diğerini açarsın.
Değiştirme.
Film devam eder.
İzleyicilerden hiçbirinin ne olduğu konusunda bir fikri yoktur.
Verici makaranın üstünde alarm vardır, çünkü böylece makinist uyuklayabilecektir. Film makinistleri yapmaları gerekenden çok daha fazlasını yaparlar. Her projektörün alarmı yoktur. Evde, bazı geceler karanlık yatağından fırlar ve makinist odasında uykuya dalmış olduğun ve bir değiştirmeyi kaçırdığın korkusuyla uyanırsın. İzleyiciler sana küfür ediyordur. Çünkü izleyicilerin filmle ilgili hayalleri yıkılmıştır, ve müdürün sinema makinistleri birliğini aramaktadır.
Krissy Field havaalanında uyanırsın.
Gittiğim her yere seyahat etmenin güzel yanı, küçük hayatlardan ibaret olmasıdır. Bir otele giderim, küçük bir sabun, küçük şampuanlar, tek kişilik margarin, küçük bir lavabo ve tek kullanımlık diş fırçası. Standart uçak koltuğuna yerleşirsin. Bir dev gibisindir. Tek problem omuzlarının çok büyük olmasıdır. Alice Harikalar Diyarında türü bacakların birden öyle uzar ki, önde oturan kişinin ayaklarına değer. Akşam yemeği gelir, minyatür bir kendin pişir Cordon Bleu hobi kiti, bir şeylerle oyalanıp, vakit geçirmen için verilen bir kartondan ev yapma projesi gibidir.
Pilot kemerlerimizi bağlamamız için tepedeki kemer ikazını açar, ve kabin görevlisi dolaşıp durmamamızı rica eder.
Meigs Field havaalanında uyanırsın.
Bazen Tyler karanlıkta uyanır ve makara değiştirmeyi unuttuğunu, yada filmin bozulduğunu yada filmin projektörün içine kaçıp, zincir dişlisinin soundtrack’e delikler açtığını düşünerek korkudan titrerdi.
Film zincir dişlisinden geçtikten sonra, ampülün ışığı soundtrack’in içinden parlar ve her bir dişli deliğinden ışık saçıldıkça, konuşma yerine, vop vop vop şeklinde helikopter pervanesi sesi gibi bir ses duyulur.
Bir makinistin yapmaması gereken daha neler vardır: Tyler bir filmin en iyi sahnelerinden slaydlar yapar. Herkesin hatırlayabileceği, önden çırılçıplak çekilmiş bir sahnenin bulunduğu ilk filmde, çıplak aktrist Angie Dickinson vardı.
Bir zaman sonra filmin bir kopyası Batı Yakasından Doğu Yakasındaki sinemalara gönderilmişti, ve çıplak sahne gitmişti. Bir makinist bir kare çıkarmıştı. Diğeri başka bir kareyi. Herkes Angie Dickinson’ın çıplak bir slaydını yapmak istemişti. Porno sinemalara girmişti ve bu makinistler destansı koleksiyonlar yapmışlardı.
Boeing Tarlasında uyanırsın.
LAX’de uyanırsın.
Bu geceki uçuşumuz hemen hemen boş, kolçakları kaldırıp, gerinmekten çekinmeyin. Gerinirsin, zigzag, dizler bükülmüş, bel bükülmüş ve dirsekler üç dört koltuk ileriye uzanmış. Saatimi, Pasifik, Dağ, Merkezi veya Doğu zamanına göre iki saat önceye veya üç saat ileriye ayarlıyorum; bir saat kaybedersin veya bir saat kazanırsın.
Bu senin hayatındır ve zamanın birinde bir dakika içinde sona erecektir.
Cleveland Hopkins’te uyanırsın.
Tekrardan SeaTac havaalanında uyanırsın.
Makinistsen, yorgun ve sinirliysen, ve özellikle de sıkılmışsan, senden önceki makinistler tarafından toplanıp daha sonra odaya saçılmış pornografik kareleri alırsın ve atağa geçmiş olan kırmızı bir penis veya esneyen ıslak bir vajinadan ibaret olan bu kareleri, başka türden bir filmin içine eklersin.
Seyahat eden bir aile tarafından geride bırakılan ve evlerine dönmek zorunda olan kedi ile köpeğin hikayesinin anlatıldığı hayvan maceraları türünde bir film bu. Üçüncü makarada, kendilerine insan sesi verilmiş olan ve birbirleriyle konuşan kedi ile köpek çöpten yemek yedikten hemen sonra, bir saniyelik bir ereksiyon sahnesi görülür.
Bunu yapan Tyler’dır.
Tek bir kare perdeden saniyenin altmışta biri hızla geçer. Bir saniyeyi eşit altmış parçaya böl. İşte ereksiyonun süresi o kadardır. Sinemanın dört katlı bina yüksekliğinde uzanan perdesi büyüklüğünde, kaygan, kırmızı ve iğrenç, ama kimse onu fark etmiyor.
Tekrar Logan havaalanında uyanırsın.
Bu seyahat etmek için berbat bir yol. Patronumun katılmak istemediği toplantılara gidiyorum. Notlar alıyorum. Size geri dönüyorum.
Nereye gidersem gideyim, her zaman aynı formülü uyguluyorum. Bozulmamış sırrı saklıyorum.
Basit bir aritmetik.
Problem hikayesi.
Şirketim tarafından üretilen bir araba Chicago’dan ayrılıp, saatte 60 mille batıya giderken, yan difransiyel kilitlenip, araba kaza yaparsa, ve içeride sıkışan herkes yanarsa, şirketim geri alım yapar mı?
Alandaki araçların sayısı alınır (A), olası hata oranı ile çarpılır (B), çıkan sonuç, mahkeme dışı bir anlaşma sağlanması için gereken ortalama giderle çarpılır (C).
A çarpı B çarpı C eşittir X. Geri alım yapmazsak, X bu işin bize kaça patlayacağıdır.
Eğer X geri alım maliyetinden yüksekse, arabaları geri alırız, kimse de yaralanmaz.
Eğer X geri alım maliyetinden düşükse, geri alım yapmayız.
Gittiğim her yerde, yanmış veya tarumar olmuş bir arabanın kasası beni bekliyor olurdu. İskeletlerin nerede olacağını bilirdim. Bunun benim iş emniyetim olduğunu varsayın.
Otel zamanı, restoran yemeği. Gittiğim her yerde, Logan’dan, Krissy’e, ordan Willow Run’a yanımda oturan insanlarla küçük arkadaşlıklar kurardım.
Yanımda oturan tek kullanımlık arkadaşıma, geri alım kampanyası koordinatörü olduğumu, fakat aslında bulaşıkçı olarak kariyer yapmayı hedeflediğimi söylüyorum.
Tekrar O’Hare’de uyanırsın.
Ondan sonra Tyler her filmin içine bir penis koymaya başladı. Özellikle kapanışlara, veya Grand Kanyon’a bir vajina yansıması, Sinderella Prensi ile dans ederken dört kat uzunluğunda ve basınçtan şişmiş bir penis, ve insanlar izliyordu. Kimse şikayet etmiyordu. İnsanlar yiyip içiyorlardı ama gece olunca herşey aynı olmuyordu. Hastalanıyorlar veya ağlamaya başlıyorlardı ama nedenini bir türlü çözemiyorlardı. Tyler’ı ancak bir sinekkuşu yakalayabilirdi.
JFK havaalanında uyanırsın.
İniş anında bir tekerlek piste değip gümbürtü çıkartınca, uçak o yana yatıp, düzelmekle, yuvarlanıp gitmek arasında kararsız kaldığı anlarda erir, şişerim. O anda, hiçbir şeyin önemi yoktur. Yıldızlara bakarsın ve kaybolup gidersin. Bavulunun hiçbir önemi yoktur. Hiç bir şeyin önemi yoktur. Ağzındaki kötü kokunun önemi yoktur. Pencereden dışarısı karanlıktır ve türbin motorları geriye doğru kükrer. Kabin, türbinlerin kükremesi altında yanlış bir açıda bulunmaktadır ve bundan sonra bir masraf listesi daha vermek zorunda değilsindir artık. Yirmi beş doların üstündeki harcamalar için fatura alman gerekmemektedir. Bir kez daha saçını kestirmek zorunda değilsindir.
Bir gümbürtü daha ve ikinci tekerlek asfalta vurur. Yüzlerce emniyet kemerinin kısa ve kesik seslerle açılmasının ardından, neredeyse birlikte öleceğin tek kullanımlık arkadaşın der ki:
Umarım bağlantıyı koparmazsın.
Aa evet ben de umarım.
Ve işte bu hayatının tekrardan ne kadar uzadığıdır. Ve hayat devam eder.
Ve her nasılsa, kaza ile, Tyler’la tanıştık.
Seyahat zamanıydı.
LAX’de uyanırsın.
Tekrar.
Tyler’la, çıplaklar plajına gittiğimde tanıştık. Yaz sonuydu ve çok uykuluydum. Tyler çıplaktı ve terliyordu, her yanı kum içindeydi. Saçları ıslaktı, tel tel olmuş ve suratına yapışmıştı.
Tyler bizim karşılaşmamızdan çok öncedir buralardaydı.
Sörfle denizden gelen kereste parçalarını çekiyordu ve onları kumsala sürüklüyordu. Islak kumda kerestelerle neredeyse yarım bir daire yapmıştı ve kerestelerin arasında sadece yarım inçlik mesafe vardı. Dört tane kütük vardı ve uyandığımda Tyler beşinci kütüğü plaja sürüklüyordu. Sonra kütüğün bir ucunda bir çukur kazdı ve diğerin ucundan kaldırıp, kütüğü bu çukura kaydırdı, kütük hafif eğimli bir şekilde duruyordu.
Plajda uyanırsın.
O sırada plajda bir tek biz vardık.
Tyler eline aldığı bir çubukla kuma birkaç fitlik düz bir çizgi çizdi. Sonra da, yan duran kütüğün altını kumla besleyerek kütüğü iyice dikleştirdi.
Bunu izleyen tek kişi bendim.
“Saatin kaç olduğunu biliyor musun?” diye seslendi Tyler.
Her zaman saat takardım.
“Saatin kaç olduğunu biliyor musun?”
Nerede , diye sordum.
“Tam burada” dedi Tyler, “şu anda.”
Öğleden sonra 4:06’ydı.
Bir süre sonra Tyler kuma diktiği kütüklerin gölgesine bağdaş kurarak oturdu. Birkaç dakika oturduktan sonra, kalkıp yüzdü, sonra da bir tişört ve pantolon giyerek gitmeye hazırlandı. Sormak zorundaydım.
Ben uyurken, Tyler’ın ne yaptığını sormak zorundaydım.
Farklı bir yerde ve farklı bir zamanda uyanmış olsaydım, farklı bir insan olarak mı uyanırdım?
Tyler’ın sanatçı olup olmadığını sordum?
Tyler omuz silkti ve kuma diktiği beş kütüğün tabanının daha geniş olduğunu gösterdi. Kuma çizdiği çizgiyi gösterip, her bir kütüğün yaratacağı gölgeyi bu çizgi ile nasıl hesapladığını söyledi.
Bazen uyanırsın ve nerede olduğunu sorman gerekir.
Tyler kütüklerle, dev bir el gölgesi yaratmıştı. O anda parmaklar Nosferatu kadar büyüktü, fakat başparmak diğerlerine göre çok küçüktü, ama saat dört otuzken el mükemmel görünüyordu dedi. Dev gölge el bir dakikalığına mükemmeldi ve o bir dakika boyunca Tyler kendi yarattığı mükemmelliğin ayasında oturmuştu.
Uyanırsın, hiçbir yerdesindir.
Bir dakika yeterli dedi Tyler, insanın bunun için çok çalışması gerekebilir ama bir dakikalık bir mükemmellik için harcanan çabaya değer. Mükemmellikten bekleyebileceğinin en fazlası bir dakikadır.
Uyanırsın, ve bu yeterlidir.
Adı Tyler Durden’dı, birliğe bağlı olarak sinema makinistliği ve şehirdeki bir otelde garsonluk yapıyordu ve bana telefon numarasını vermişti.
Biz işte böyle tanışmıştık.

4

O gece bütün olağan beyin parazitleri oradaydı. Yukarıda ve Geride Destek Grubunun mevcudu her zaman çok olurdu. Bu Peter. Bu Aldo. Bu Marcy.
Selam.
Tanıştırma safhası, hey millet, bu Marla Singer ve ilk kez bize katılıyor.
Selam Marla.
Yukarıda ve Geride Destek Grubunda, öncelikle Sorunumuzu Bulma Bölümü ile başlardık. Gruba asla Parazitik Beyin Parazitleri Grubu denmezdi. Hiç kimsenin ağzından “parazit” kelimesi duyulmazdı. Herkes her zaman iyileşme yolundaydı. Ah evet, bu yeni bir iyileştirme yoluydu. Herkes her zaman köşeleri daha yeni dönmüş olurdu. Fakat hala her yerde beş-günlük baş ağrısının izleri bulunurdu. Kadının biri isteksizce akan gözyaşlarını silerdi. Herkesin yakasında isminin yazılı olduğu bir kart bulunurdu ve bir yıldır her Salı karşılaştığın bu insanlar yaklaşarak, elini sıkmak için ellerini uzatırlar ve yakandaki karta bakarlardı.
Tanıştığımızı sanmıyorum.
Kimse parazit demezdi. Ajan derlerdi.
Tedavi demezlerdi. İyileştirme derlerdi.
Sorunumuzu Bulma Bölümünde, adamın biri ajanın omurgasına sıçradığını ve şimdi birden sol elini kontrol altında tutamadığını söylerdi. Bir diğeri, ajanın beyin astarını kuruttuğunu ve artık beyninin kafatasının içinden çekildiğini ve bunun ağrıya yol açtığını söylerdi.
En son buraya geldiğimde, Chloe isimli kadın bize sevinçli bir haber vereceğini müjdelemişti. Oturduğu tahta sandalyeden kalkarak, artık ölümden korkmadığını söylemişti.
En son gece, tanıştırılma ve Sorunumuzu Bulma Bölümlerinden sonra, isim kartında Glenda yazan, tanımadığım bir kız, Chloe’nin kız kardeşi olduğunu ve Chloe’nin geçen Salı sabah saat ikide öldüğünü söyledi.
Bu çok güzel olmalıydı. Sarılma vakti gelince Chloe, iki yıldır bana sarılıp ağlardı ve şimdi ölmüştü, ölüp toprağın altına girmişti, külleri bir kavanoza, bir türbeye veya mahzene doldurulmuştu. Bu, bir gün düşünüp, ortalıkta gezerken, bir sonraki gün soğuk bir gübre ve solucan yemi olduğunun kanıtıydı. Bu büyüleyici ölüm mucizesiydi ve öbürü için olmasaydı, çok güzel bir şey olacaktı.
Marla.
Ve Marla tüm beyin parazitlerinin içinde tek başına durup, bana bakıyordu.
Yalancı.
Sahtekar.
Marla sahtekardı. Sahtekar olan oydu. Etraftaki herkes ürküp, çekindiğinde ve bağırarak düştüğünde, ve kot pantolonlarının ağı koyu mavi olduğunda, bu büyük bir harekettir.
Bu gece rehberli meditasyonun bana hiçbir faydası olmayacak. Sarayın yedi kapısının ardında, yeşil kapının, portakal rengi kapının ardında Marla var. Mavi kapının ardında Marla dikiliyor. Yalancı. Güç hayvanımın bulunduğu mağaraya yöneliyorum ve güç hayvanım Marla oluyor. Sigarasını tüttürüyor. Gözlerini döndürüyor. Yalancı. Siyah saç ve yastık gibi kalın Fransız dudaklar. Sahtekar. Koyu deriden İtalyan modeli kanepe gibi dudaklar. Kaçışın yok.
Chloe içten bir yaratıktı.
Chloe, Joni Mitchell’in gülen ve bir partide ortada salınarak gezerken herkese son derece iyi davranan iskeleti gibiydi. Chloe’nin bir böcek büyüklüğündeki popüler iskeletini, kendi iç organlarının mahzen ve galerilerinde sabahın saat ikisinde koşuşturduğunu gözünde canlandır. Siren misali nabzı, on saniye, dokuz saniye, sekiz saniye sonra ölüme hazırlan diye duyuru yapıyor. Ölüm, yedi saniye sonra başlayacak, altı saniye…
Chloe o gece kendi toplardamarlarının dehlizlerinde koşuşturdu ve sıcak akkan veren tüpleri patladı. Sinirler dokunun içinden elektrik telleri gibi yüzeye çıktı. Dokusunun içindeki apseler, sıcak beyaz inciler gibi şişti.
Tepesindeki siren duyuru yapmaya devam etti; on saniye içinde iç kısımların tahliye edilmesine hazır olun, dokuz saniye, sekiz saniye, yedi.
Ruhunuzu on saniye içinde teslim etmeye hazır olun, dokuz, sekiz, yedi.
Chloe bitik böbreklerindeki azalmış olan böbrek suyunun içinde daldı.
Ölüm beş saniye içinde başlayacak.
Beş, dört.
Dört.
Parazitli hayat kurtarma spreyi Chloe’nin kalbini boyadı.
Dört, üç.
Üç, iki.
Chloe boğazındaki pıhtılaşmış astara elleriyle tırmandı.
Ölüm üç saniye içinde başlayacak, iki.
Ay ışığı Chloe’nin açık ağzından içeri girdi.
Son nefesini almaya hazırlan, şimdi.
Boşalt.
Şimdi.
Ruhsuz bir beden.
Şimdi.
Ölüm başlıyor.
Şimdi.
Bu his çok güzel olmalı, hala kollarımda olan Chole’nin o tatlı karmaşasını hatırlamak ve Chloe şimdi bir yerlerde ve ölü.
Ama hayır, Marla tarafından izleniyorum.
Rehberli meditasyonda içimdeki çocuğu kucaklamak için kollarımı açıyordum ve içimdeki çocuk sigarasını tüttüren Marla oluveriyor. İyileştirici beyaz ışık topu yok. Yalancı. Çakralar yok. Çakralanızın çiçekler gibi açıldığını ve her birinin ortasında tatlı bir ışığın yavaşça patladığını hayal edin.
Yalancı.
Çakralarım açılmıyor.
Meditasyon bittiğinde, herkes esneme hareketleri yapıyor ve kafalarını döndürüyor ve hazırlık olsun diye birbirlerinden destek alıp ayaklarına doğru eğiliyorlar. Tedavi edici fiziksel temas. Sarılmak için üç adım atıp, gözlerini bana dikmiş olan Marla’nın önünde duruyorum, bir yandan da sıradaki diğerlerini kesiyorum.
Haydi yakınımızdaki birini kucaklayalım.
Kollarımla Marla’yı mengene gibi sıkıştırıyorum.
Bu akşam sizin için özel olan birini seçin.
Marla’nın sigaradan elleri göğsünde kavuşmuş.
Nasıl hissettiğinizi o kişiye anlatın.
Marla’nın testis kanseri yok. Marla’nın tüberkülozu yok. O ölmüyor. Tamam, o saçma sapan felsefeye göre, hepimiz öleceğiz, ama Marla Chloe’nin öldüğü anlamda ölmüyor.
Birbirinize sarılın ve birbirinizi paylaşın.
Evet Marla, elmaları sever misin?
Kendinizi tamamen paylaşın.
Evet Marla, çık dışarı. Çık dışarı. Çık dışarı.
Git ve ağlaman gerekiyorsa, başka bir yerde ağla.
Marla bana bakıyor. Gözleri kahverengi. Kulak memeleri, küpe deliklerinin etrafında büzüşmüş, küpeleri yok. Çatlamış dudakları, derisi öldüğü için buz gibi duruyor.
Evet durmayın, ağlayın.
“Sen de ölmüyorsun” diyor Marla.
Etrafımızdaki çiftler birbirlerine destek olmuş vaziyette ağlayıp, hıçkırıyorlar.
“Eğer beni ispiyonlarsan,” diyor Marla, “ben de seni ispiyonlarım.”
O zaman haftayı böleriz diyorum. Marla kemik hastalıklarını, beyin parazitlerini ve tüberkülozu alabilir. Testis kanseri, kan parazitleri ve organik beyin bozuklukları bende kalacak.
“Bağırsak kanseri ne olcak?” diyor Marla.
Kız ödevini yapmış.
Bağırsak kanserini böleriz. Her ayın ilk ve üçüncü Pazarları o gider.
“Hayır” diyor Marla. Hayır, o hepsini istiyor. Kanserler, parazitler. Marla’nın gözleri inceliyor. Kendini bu kadar mükemmel hissedebileceği aklının ucundan bile geçmemişti. Kendini canlı hissediyor. Derisi temizleniyor. Tüm hayatı boyunca hiç ölü bir insan görmemişti. Hiç gerçek anlamda hayati duyguları yoktu, çünkü onun buna ters düşecek herhangi bir şeyi olmamıştı. Ama şimdi ölenler ve ölüm vardı, kayıp ve kızgınlık vardı. Ağlama ve titreme, terör ve pişmanlık. Artık hepimizin nereye gittiğini biliyordu, ve hayatının her bir dakikasını hissediyordu.
Hayır, hiç bir grubu terk etmiyordu.
“Hayır, tekrar eski hayatıma geri dönemem.” diyor Marla. “Kendimi iyi hissetmek, nefes aldığımı hatırlamak için eskiden bir cenaze evinde çalışıyordum. Ya kendi alanımda bir iş bulamazsam.”
O zaman eskiden çalıştığın cenaze evine dönersin diyorum.
“Bununla kıyaslandığında cenazeler hiçbir şeydir.” diyor Marla. “Cenazeler sadece soyut birer merasimdir. Burada gerçek bir ölüm tecrübesi var.”
Etrafımızdaki çiftler birbirlerinin göz yaşlarını siliyor, iç çekiyor, birbirlerinin sırtlarını sıvazlıyor ve ayrılıyorlar.
İkimizin bir arada yapamayacağını söylüyorum.
“Öyleyse gelme.”
Buna ihtiyacım var.
“O zaman cenazelere git.”
Herkes birbirinden ayrılmış ve son dua için el ele tutuşuyor. Marla’nın kollarımdan ayrılmasına izin veriyorum.
“Ne kadar zamandır buraya geliyorsun?”
Kapanış duası.
İki yıldır.
Dua çemberindeki bir adam elimi tutuyor. Başka bir adam Marla’nın elini tutuyor.
Bu dualar başladığında genellikle benim nefesim tükenmiş olur. Tanrım bizi bağışla. Bizi kızgınlığımızla ve korkumuzla bağışla.
Marla fısıldamak için kafasını çeviriyor “İki yıl?”.
Tanrım bizi bağışla ve bizi koru.
Bu iki yıl içinde beni tanıyan herkes ya öldü ya da iyileşip, bir daha geri gelmedi.
Bize yardım et ve bize yardım et.
“Tamam” diyor Marla, “tamam, tamam testis kanserini alabilirsin.”
Koca Bob’un üstümde ağlayışını hatırlıyorum. Teşekkürler.
Bizi kaderimizle birleştir. Bize barış ihsan et.
“Teşekkür etmene gerek yok.”
Marla ile böyle tanıştım.

5

Güvenlik masası yetkilisi bana herşeyi açıkladı.
Bagaj görevlileri saat gibi tıklayan bir bagajı önemsemezler. Güvenlik masası yetkilisi bagaj görevlilerine Atıcılar diyordu. Modern bombalar artık tıklamıyorlardı. Fakat titreyen bir bagaj olduğunda, bagaj görevlileri, yani Atıcılar polisi aramak durumundaydı.
Tyler ile birlikte yaşamak zorunda kalmamın sebebi, çoğu havayolunun titreşimli bagajlarla ilgili olarak aldıkları önlemle bağlantılıydı.
Dulles’dan dönerken, her şeyim bir tek çantanın içindeydi. Çok seyahat eden biri olarak, her seyahat için aynı şeyleri yanıma almayı öğrenmiştim. Altı adet beyaz gömlek. İki siyah pantolon. Yaşamak için mübalağasız asgari şeyler.
Seyahat tipi alarmlı saat.
Kordonsuz elektrikli tıraş makinesi.
Diş fırçası.
Altı çift iç çamaşırı.
Altı çift siyah çorap.
Güvenlik masası yetkilisinin söylediğine göre, uçağım Dulles’dan kalkarken, bavulum titriyordu ve polis uçuştan önce bavulu uçaktan çıkarmıştı. Her şeyim o bavulun içindeydi. Kontak lenslerimin gereçleri. Mavi çizgili, kırmızı bir kravat. Kırmızı çizgili, mavi bir kravat. Bu çizgiler askeri çizgilerdi, klüp kravatı çizgileri değil. Ve bir adet düz kırmızı kravat.
Tüm bunların bir listesi evimdeki yatak odamın kapısında asılıydı.
Evim, dullar ve genç profesyoneller için, dosyalama dolabı tipinde, yüksek bir binanın on beşinci katında bir daireydi. Pazarlama broşüründe, komşu bir müzik seti veya yüksek sesli bir televizyon ile benim aramda bir fit genişliğinde beton bir taban, beton bir tavan ve beton bir duvar olacağını garanti ediyordu. Bir fitlik beton ve klima bir araya geldiğinde, pencereler hiç bir zaman açılmaz ve işin içine parke yerler ve loş bir ışık girince de, bin yedi yüz fitin tamamı, son pişirdiğiniz yemek yada banyoya son seyahatiniz gibi kokar.
Evet, kasap tezgahı gibi tezgahlar ve düşük voltajlı elektrik tesisatı da vardı.
Yine de kapı komşunuzun işitme cihazının pili bitipte, televizyondaki oyunları son ses dinlemek zorunda kaldığı zamanlarda bir fitlik beton büyük önem kazanır. Yada yanan gazın volkan gibi patlaması ile bir zamanlar oturma odası olan enkaz, boydan boya camları patlatıp, yanarak aşağı inerken, binanın yanında hendek gibi kömürleşmiş beton bir delik bırakır, orası senin evindir.
Böyle şeyler oluyor.
Her şey, bilmem nerenin dürüst, sade, çalışkan, orijinal yerli insanları tarafından elde yapıldığı belli olsun diye içinde minik baloncuklar ve kum parçacıkları bırakılmış el yapımı yeşil cam tabaklar da dahil olmak üzere herşey bu patlama ile tuz buz olmuştur. Yerden tavana asılı perdelerin patlama ile yanarak parçalar halinde sıcak rüzgara karıştığını hayal edin.
Şehrin on beş kat yukarısından tüm bu eşyaların yanarak, darbeler yaparak ve parçalayarak herkesin arabasının üstüne düştüğünü hayal edin.
Ben uyuklar vaziyette, Mah 0.83 veya gerçek hava hızı ile 455 mille batıya doğru giderken, FBI Dulles’da bavulumun içinde bomba olup olmadığını araştırıyor. Güvenlik masası yetkilisi, on kerede dokuz kez titremenin elektrikli tıraş makinesinden kaynaklandığını söylüyor. Benim kordonsuz elektrikli tıraş makinem. Bazen de bunun titreşimli bir vibratörden kaynaklandığını söylüyor.
Bunu bana güvenlik masası yetkilisi söyledi. Bavulum olmadan eve gitmek ve gittiğimde de yatak çarşaflarımın parçalanmış vaziyette yerde olduğunu görmek için bir taksi tutmak üzere olduğumda söyledi.
Güvenlik masası yetkilisi, vardığı zaman bir yolcuya, içinde bir vibratör olması sebebiyle bavuluna Doğu Yakasında el konulduğunu söylediğini hayal etmemi istiyor. Yolcu bazen bir erkek bile olabiliyormuş. Bir vibratör bulunduğu zaman, sahibinin isminin açıklanmaması hava yolu şirketlerinin prensibi. Belirsiz ibaresi kullanılıyor.
Bir vibratör.
Asla senin vibratörün değil.
Asla vibratörün kendi kendine çalışmaya başladığını söyleme.
Bir vibratör kendi kendine çalışmaya başlıyor ve bavulun boşaltılmasını gerektiren acil bir durum meydana geliyor.
Stapleton bağlantısı için uyandığımda yağmur yağıyordu.
Eve çok yakın bir noktada uyandığımda yağmur hala yağıyordu.
Geride bırakmış olabileceğimiz kişisel eşyalarımızı tekrar kontrol etmemizi rica eden bir duyuru yapıldı. Sonra benim ismim anons edildi. Çıkışta bekleyen havayolu yetkilisi ile görüşmem rica edildi.
Saatimi üç saat geriye aldım, ve hala gece yarısını geçmişti.
Çıkışta hava yolu yetkilisi ve güvenlik masası yetkilisi, bagajınızın Dulles’ta tutulmasının sebebi elektrikli tıraş makinenizmiş demek için bekliyorlardı. Güvenlik masası yetkilisi bagaj görevlilerine Atıcılar dedi. Daha sonra da onlara Yokuş Yukarı Sürücüler dedi. İşlerin daha da beter olabileceğini kanıtlamak için, bunun en azından bir vibratör vakası olmadığını söyledi. Daha sonra, belki ben de o da erkek olduğumuz ve sabahın saat biri olduğu için yada belki de sadece beni güldürmek için, uçuş görevlisine endüstriyel argoda Uzay Garsonu dendiğini söyledi. Yada Hava Metresi. Adam pilot kıyafeti giymiş gibi duruyordu, küçük apoletli beyaz gömlek ve mavi kravat. Bagajım temizlenmişti ve bir sonraki gün buraya varacaktı.
Güvenlik görevlisi adımı, adresimi ve telefon numaramı sorduktan sonra, prezervatif ile kokpit arasındaki farkı sordu.
“Bir prezervatife anca bir penis sokabilirsin.” dedi.
Son onluğumla eve gitmek için bir taksi çevirdim.
Yerel polis de bir sürü soru sormuştu.
Bomba ile bir ilgisi olmayan elektrikli tıraş makinem hala benden üç zaman dilimi uzaktaydı.
Gerçekten büyük bir bomba olan bir şey, açık yeşil yin ve turuncu yang şeklinde ve bir araya gelince bir yuvarlak oluşturan Njurunda marka akıllı kahve sehpamı havaya uçurmuştu. Akıllı sehpam artık iki parça değildi, paramparça olmuştu.
Erika Pekkari dizaynı, turuncu kaplı Haparanda marka oturma grubum, artık çerçöp haline gelmişti.
İşin kötüsü, yuva kurma içgüdüsünün tek kölesi de ben değildim. Tuvalete porno dergilerle giren tanıdıklarım, artık tuvalete IKEA dekorasyon kataloglarıyla giriyorlardı.
Hepimizin aynı yeşil şeritli Johanneshov koltuğu vardı. Benim ki yanarak on beşinci kattan, bir süs havuzuna düşmüştü.
Hepimizin tel ve çevre dostu ağartılmamış kağıttan yapılmış Rislampa/Har marka kağıt lambalarımız vardı. Benim ki konfeti olmuştu.
Şimdi hepsi banyoda oturuyorlardı.
Alle marka çatal bıçak takımı. Paslanmaz çelik. Bulaşık makinesinde yıkanabilir.
Galvanize çelikten yapılmış, Vild marka koridor saati, işte bu olmazsa olmazdı.
Klipsk marka raf ünitesi, ah evet.
Hemlig marka şapka kutuları. Evet.
Evimin önünden geçen cadde tüm bunlarla doluydu ve cadde parlıyordu.
Mommala marka yatak örtüsü takımı. Tomas Harila dizaynıydı ve aşağıdaki renkleri mevcuttu:
Orkide.
Fuşya.
Kobalt.
Abanoz siyahı.
Jet.
Yumurta kabuğu veya funda mavisi.
Bunları alabilmek için ömrüm boyunca çalışmıştım.
Kalix marka bakımı kolay lakeden yapılmış masalarım.
Steg marka iç içe geçen sehpalarım.
Mobilya alırsın. Ve kendine aldığın bu kanepenin ihtiyacın olan son mobilya olduğunu söylersin. Kanepeyi aldıktan sonra, ne olursa olsun kanepe problemini çözdüğün için birkaç yıl için tatmin olmuşsundur. Sonra uygun bir yemek takımı. Sonra en mükemmel yatak. Perdeler. Halılar.
Sonra güzel yuvana kısılır kalırsın, sahip olduğun şeyler, sana sahip olmaya başlar.
Tabi bu havaalanından eve dönene kadardı.
Bir kaza olduğunu söylemek için kapıcı gölgelerden dışarı çıktı. Polisin burada olduğunu ve bir çok soru sorduklarını söyledi.
Polis bunun gazdan kaynaklanmış olabileceğini düşünüyordu. Belki ocaktaki pilot çakmak çakmıştı veya ocak açık kalmış, gaz sızıntısı olmuş, gaz tavana yükselmiş ve sonra da tüm odaları yerden tavana kadar doldurmuştu. Daire bin yedi yüz fit kareydi ve yüksek tavanlıydı ve demek ki tüm odaları doldurana kadar gaz sızmaya devam etmişti. Odalar tamamen gazla dolduktan sonra, buzdolabının altındaki kompresör çıtırdamıştı.
İnfilak.
Alüminyum çerçeveli boydan boya pencereler dışarı fırlamıştı, ve kanepeler de, ve lambalar da, ve tabaklar da, ve yanan çarşaf takımları da, ve okul yıllıkları, diplomalar ve tabi telefon da. Her şey on beşinci kattan güneş alevi gibi fırlamıştı.
Aman tanrım, benim buzdolabım olamazdı. Raflar dolusu farklı hardallar toplamıştım, bazıları unlu, bazıları İngiliz pub tarzı. On dört çeşit yağsız salata sosu ve yedi çeşit turşu vardı.
Tamam, biliyorum, çeşni dolu bir ev ama doğru düzgün yemek yok.
Kapıcı sümkürdü ve top atıcının beysbol topunu, top tutucunun eldivenine yapıştırması gibi bir şey mendiline yapıştı.
Kapıcı on beşinci kata çıkabileceğimi ama eve giremeyeceğimi söyledi. Polis emriymiş. Polis, böyle birşey yapmak isteyecek eski bir kız arkadaşım olup olmadığını, veya dinamit ele geçirebilecek bir düşman edinip edinmediğimi soruyormuş.
“Yukarıda görülmeye değer bir şey yok,” dedi kapıcı. “Tek kalan şey beton duvarlar.”
Polis kundaklamadan şüpheleniyor.