8

Pantolonumdaki kurumuş kanlar yüzünden patronum beni eve yolladı, korkunç bir keyif aldım. Çeneme açılmış olan delik bir türlü iyileşmiyor. İşe gidiyorum ve yumruklanmış göz oyuklarım, görebilmek için bıraktığım ufak deliklerin etrafında şişik esmer ekmek gibi duruyor. Bugüne kadar bu derece ortada olan bir Zen Ustası haline gelmek ve kimse tarafından fark edilmemek beni delirtirdi. Ama hala küçük FAKS olayını yapıyorum. Küçük HAIKU’lar yazıyorum ve herkese FAKSLIYORUM. İş yerinde insanlar yanımdan geçiyor ve herkesin düşmanca YÜZÜNDE tamamen ZEN oluyorum.

İşçi arılar ayrılabilir
Hatta erkek arılar bile uçup gidebilir
Kraliçe arı onların kölesidir

Tüm dünya nimetlerinden ve arabandan vazgeçip, şehrin toksik atığı bir köşesinde, gecenin bir vakti Marla ve Tyler’ı, Tyler’ın odasında birbirlerine insanın kıç mendili dediklerini duyduğunuz kiralık bir
evde yaşamaya başlarsınız. Al şunu, insanın kıç mendili. Yap şunu, kıç mendili.

Tut şunu. Yükselmesine izin verme bebek.
Ters olmasına rağmen, bu beni dünyanın sakin, küçük merkezi yapıyor.
Şişmiş gözlerim, pantolonumdaki siyah, kurumuş kan lekeleri ile ben, iş yerindeki herkese MERHABA diyorum. MERHABA! Bana bakın. MERHABA. Fazlasıyla ZEN’im. Bu KAN. Bu HİÇBİR ŞEY’dir. Merhaba. Hiçbir şeyin anlamı yok ve AYDINLANMIŞ olmak çok kıyak. Benim gibi.
Göz at.
Bak. Pencerede. Bir kuş.
Patronum pantolonumdaki kanın benim kanım olup olmadığını sordu.
Kuş rüzgarla uçup gidiyor. Kafamda küçük bir haiku yazıyorum.

Bir yuvası bile olmadan
Bir kuş dünyaya evim diyebilir
Hayat senin kariyerindir

Parmaklarımla sayıyorum: beş, yedi, beş.
Kan benim mi?
Evet, diyorum. En azından bir kısmı.
Bu yanlış bir cevap.

Bu büyük bir olay. İki tane siyah pantolonum vardı. Altı tane beyaz gömlek. Altı tane iç çamaşırı. En asgari. Dövüş kulübüne gidiyorum. Bunlar olağan şeyler.
Patronum, “Eve git,” diyor. “Üstünü değiş.”
Tyler’la Marla’nın aynı insan olduğundan şüphelenmeye başlıyorum. Her gece Marla’nın odasında tepişmeleri hariç.

Yapıyorlar.
Yapıyorlar.
Yapıyorlar.

Tyler’la Marla hiçbir zaman aynı odada olmuyorlar. Onları hiç yan yana görmüyorum.
Aslına bakarsanız, beni de kimse Zsa Zsa Gabor’la birlikte görmüyor ve bu aynı insan olduğumuz anlamına gelmiyor. Sadece, Marla etrafta olunca Tyler hiç dışarı çıkmıyor.
Artık pantolonları yıkayabileceğim, nasıl sabun yapıldığını Tyler’ın bana göstermesi gerek. Tyler yukarıda ve mutfağı baharat ile yanık saç kokusu kaplamış. Marla mutfak masasında oturmuş, kolunun iç kısmını baharat kokulu bir sigara ile yakarken, kendine insan kıçı mendili diyor.
Marla sigarasının ucundaki vişne görünümlü yaraya “Kendi içimdeki hastalıklı ve iltihaplı pisliği kucaklıyorum” diyor. Sigarasını, kolunun yumuşak ve beyaz etinde döndürürken, “Yan cadı, yan.” diye bağırıyor.
Tyler yukarıda benim odamda, benim aynamda dişlerine bakarken, bana part time garsonluk işi bulduğunu söylüyor.
“İş Pressman Otelinde, eğer gece çalışmak istersen” diyor Tyler, “bu iş senin sınıf nefretini kabartacak.”
Tamam, diyorum, her neyse.

“Büyük, siyah bir papyon takman gerekiyor. Orda çalışmak için sadece beyaz bir gömleğe ve siyah pantolona ihtiyacın var.”
Tyler sabun, sabuna ihtiyacımız var diyorum. Sabun yapmamız gerekiyor. Pantolonlarımı yıkamam lazım.
Tyler her günkü iki yüz mekiğini çekerken, bacaklarını tutuyorum.
“Sabun yapmak için, önce yağ bulmamız gerek” diyor. Tyler bir sürü faydalı bilgi ile dolu.
Tepişmeleri dışında, Tyler’la Marla asla aynı odada olmuyorlar. Tyler etrafta olduğu zaman, Marla onu görmezlikten geliyor. Her zamanki durum. Bu aynen annemle babamın birbirlerine karşı görünmez olmalarına benziyor. Sonra babam başka bir ortaklık başlatmak için gitti.
Babam her zaman “Seks sıkıcı olmaya başlamadan evlen, yoksa hiçbir zaman evlenemezsin” derdi.
Annem “Asla naylon fermuarlı bir şey alma” derdi.
Ailem asla bir yastığın üstüne işlemek isteyeceğiniz türden sözler etmedi.
Tyler yüz doksan sekizinci mekiğini çekiyor. Yüz doksan dokuz. İki yüz.
Tyler’ın üstünde sakız gibi bir faniladan yapılmış bornoz ve eşofman var. “Marla’yı evden çıkar. Kül suyu alması için onu dükkana yolla. Pullu olandan alsın. Kristalli olandan değil. Gönder onu. Bir şeyler yap, kurtul ondan.” diyor Tyler.

Kendimi, annemle babam arasındaki mesajları taşıyan altı yaşındaki ben gibi hissediyorum. Bundan altı yaşındayken nefret ederdim. Şimdi de ediyorum.
Tyler bacaklarını çalıştırırken, Marla’ya pullu kül suyu almasını söylemek için aşağıya iniyorum. Ona on dolar ve otobüs pasomu veriyorum. Marla hala mutfak masasında otururken, parmaklarının arasında duran sigarayı çekip alıyorum. Kolay ve yavaş. Mutfak bezlerinden biriyle, kanamaya başlamış olan sigara yanıklarının üstündeki külleri temizliyorum kolundan. Sonra yüksek topuklu ayakkabılarını giydiriyorum ayağına.
Ben Çekici Prens rolünde ayakkabısını giydirirken Marla bana bakıyor ve “İçeri kendim girdim. Evde kimse olduğunu düşünmemiştim. Ön kapıda kilit yok.” diyor.
Hiçbir şey söylemiyorum.

“Biliyorsun ki, prezervatif bizim jenerasyonumuzun camdan terliği. Bir yabancı ile tanıştığında, geçiriveriyorsun onu. Bütün gece dans ediyorsun, sonra da atıveriyorsun. Prezervatifi kastediyorum, yabancıyı değil.”

Marla ile konuşmuyorum. Destek gruplarına ve Tyler’a burnunu sokabilir ama benimle hiçbir şekilde arkadaş olamaz.
“Sabahtan beri burada seni bekliyorum.”

Çiçekler açar ve solar
Rüzgar kelebekleri yada karı getirir
Bir taş bunun farkında bile olmaz

Marla mutfak masasından kalkıyor, üstünde parlak bir malzemeden yapılmış, kolsuz, mavi bir elbise var. İç kısımdaki dikiş yerlerini görebilmem için eteğinin ucunu tutup, yukarı kaldırıyor. İç çamaşırı giymemiş. Göz kırpıyor.
“Sana yeni elbisemi göstermek istedim. Bu bir nedimenin elbisesi ve tamamen elde yapılmış. Beğendin mi? İyi Niyet Tasarruf derneği bir dolara sattı. Bu çirkin mi çirkin elbiseyi yapmak için birileri bu küçücük dikişlerle uğraşmış” diyor Marla, “İnanabiliyor musun?”
Eteğin bir ucu diğer ucundan daha uzun ve elbisenin beli Marla’nın kalçasında dönüyor.
Dükkana gitmeden önce, Marla eteklerinin ucunu kaldırıyor ve mutfak masasının etrafında dans ediyor, poposu eteğinin içinde uçuyor sanki. Marla, insanların deli gibi sevdiği şeyleri, bir saat veya bir gün sonra atıvermelerine bayıldığını söylüyor. İlgi odağı olan Noel ağaçlarının, Noelden sonra otoban kenarlarına süsleriyle birlikte atılmaları gibi. Bu ağaçları görünce insanın aklına yol kenarındaki hayvan cesetleri veya iç çamaşırları paramparça olmuş ve elektrik bandıyla sarılmış seks kurbanları geliyormuş.
Onun buradan gitmesini istiyorum.
“Hayvan Kontrol Merkezi gidilecek en iyi yer,” diyor Marla. “İnsanların sevip, sonra da atıverdikleri küçük köpekçiklerin, kedi yavrularının, hatta yaşlı hayvanların ilgini çekmek için hoplayıp zıpladıkları bir yer, çünkü üç gün sonra aşırı dozda sodyum fenobarbital verilip, büyük hayvan fırınına gidecekler.
“Büyük uyku, ‘Köpekler Vadisi’ sitilinde.
“Birileri seni, hayatını kurtaracak kadar sevse bile, yine de kısırlaştırılmaktan kurtulamazsın.” Marla yüzüme, sanki onu beceren benmişim gibi bakıyor, ve “Seni kazanmam mümkün değil, değil mi?” diyor.
Sonra da o iğrenç “Köpekler Vadisi” şarkısını söyleyerek, arka kapıdan çıkıp gidiyor.
Onun gidişine bakıyorum.

Marla’nın tamamı odadan çıktıktan sonra, bir, iki, üç dakikalık bir sessizlik oluyor.
Arkamı dönüyorum ve Tyler beliriveriyor.
“Ondan kurtuldun mu?” diyor.

Ne bir ses, ne bir koku ve Tyler ortaya çıkıveriyor.
Mutfağın kapısından bir hamleyle buzluğun içine dalıyor ve “Önce biraz yağ bulmamız gerekiyor” diyor.
Tyler, eğer patronuma gerçekten kızdıysam, bir postaneye gidip, adres değişikliği formu doldurmamı ve tüm mektuplarımın Kuzey Dakota’daki Rugby’e gönderilmesini sağlamam gerektiğini söylüyor.
İçinde beyaz donmuş bir maddenin bulunduğu sandviç torbalarını buzluktan çıkarıp, lavaboya boşaltıyor. Benim büyük bir tencereyi ocağa koymam ve tencerenin yarısından fazlasını su ile doldurmam gerekiyor. Su az olursa, donyağından ayrıldığı için yağ kararır.
“Bu yağın içinde çok fazla tuz var, o yüzden ne kadar çok su olursa, o kadar iyi” diyor Tyler.
Yağı suya koy ve suyun kaynamasını bekle.

Tyler sandviç torbalarındaki beyaz şeyi suyun içine akıtıyor, sonra da boş torbaları çöpün dibine gömüyor.
“Biraz hayal gücünü kullan. İzci kamplarında sana öğretilen bütün o öncü saçmalıklarını hatırla. Lisede aldığın kimya derslerini hatırla.” diyor Tyler.
Tyler’ı izci olarak hayal etmek çok zor.
Tyler yapabileceğim diğer şeyin, bir gece patronumun evine gitmek ve bahçedeki bir musluğa hortum takmak olabileceğini söylüyor. Hortumu bir el pompasına takmalı ve evin tesisatına endüstriyel boya doldurmalıymışım. Kırmızı, mavi veya yeşil, ve ertesi gün patronumun nasıl görüneceğine bakmak için beklemeliymişim. Yada çalılıkların arasında oturup, evin tesisatının basıncı 110 psi’ye çıkana kadar el pompasını pompalayabilirmişim. Böylece evdeki herhangi biri tuvaletin sifonunu çektiğinde, tuvaletteki su tankı patlarmış. Basınç 150 psi’yi bulduğunda, biri duşu açarsa, su basıncı duş başlığını uçurur, vidaları söker ve duş, ölümcül bir yere dönüşürmüş.
Tyler bunları, kendimi daha iyi hissetmem için anlatıyor. Gerçek şu ki, ben patronumu seviyorum. Ayrıca, ben artık aydınlandım. Bilirsiniz işte, sadece Buda tarzı bir yaşam stilim var. Camdan krizantemler. Pırlantadan Sutra ve Mavi Kanyon Plakları. Hari Rama, hani şu Krişna, Krişna. Aydınlanma, işte canım.
“Kıçına tüy takmış olman, seni tavuk yapmaz” diyor Tyler.
Yağ eridikçe, donyağı kaynayan suyun üstüne çıkacak.
Ne yani, diyorum, ben kıçıma tüy mü takmışım?
Sigara yanığı ile dolu kollarını sallayıp duran Tyler, sanki kurtulmuş bir ruh da, kalkmış bana bunu söylüyor. Bay ve Bayan İnsan Kıç Mendili. Yüzümü sakinleştirip, havayollarının acil durum kartlarındaki, mezbahaya giden Hintliler gibi duruyorum.
Ocağın ateşini kıs.
Kaynayan suyu karıştırıyorum.
Suyun üstünde sedefli gökkuşağı gibi bir katman oluşana kadar, sürekli donyağı çıkar. Bu katmanı alıp, bir kenara ayırmak için büyük bir kaşık kullanırsın.
Söyle bakalım, Marla nasıl diyorum.
Tyler “Marla en azından dibe vurmak için çaba sarf ediyor” diyor.
Suyu karıştırmaya devam ediyorum.
Donyağı çıkmayacak hale gelene kadar, yağı alıp kenara ayırmaya devam edin. Sudan aldığınız sadece donyağı. İyi ve temiz donyağı.
Tyler, dibe vurmanın yakınından bile geçmediğimi söylüyor. Ve eğer sonuna kadar düşmezsem, kurtarılamazmışım. İsa bu dibe vurma olayını çarmıha gerilerek halletmiş. Sadece para, mülk ve bilgiden vazgeçerek bir yere varamazmışım. Bu sadece, hafta sonu inzivasına yararmış. Kendimi geliştirmekten kaçmalı ve felakete doğru koşmalıymışım. Daha fazla emniyete alamazmışım.
Bu bir seminer değilmiş.
“Eğer dibe vurmadan cesaretini kaybedersen, gerçekten başarmış olmayacaksın” diyor Tyler.
Sadece felaketten sonra yeniden dirilebilirmişiz.
“Ancak her şeyini kaybettikten sonra, gerçekten özgür olursun” diyor Tyler.
Hissettiğim prematüre bir aydınlanmaymış.
“Ve karıştırmaya devam et” diye de ekliyor.
Yağ yeterince kaynayıp, don yağı çıkmaz olunca, kaynar suyu dökersin. Tencereyi yıkayıp, temiz su ile doldurursun.
Dibe vurmaya yakın bir yerde olup olmadığımı soruyorum.
“Şu anda olduğun noktadan, dibe vurmanın nasıl bir şey olduğunu tahmin bile edemezsin” diyor Tyler.
Aynı işlemleri kenara ayırdığın don yağı ile tekrarlarsın. Don yağını suda kaynatırsın. Yukarı çıkan katmanı ayırırsın. “Kullandığımız yağda çok fazla tuz var” diyor Tyler. “Çok fazla tuz olursa, sabun sertleşmez.” Kaynat ve katmanları kenara ayırmaya devam et.
Kaynat ve ayır.
Marla döndü.
Marla dış kapıyı açar açmaz, Tyler gidiyor, kayboluyor, odadan kaçıyor, uçuveriyor.
Ya yukarda yada aşağıda, bodrumda.
Püf. Yok.
Marla elinde bir kutu kül suyu ile arka kapıdan giriyor.
“Markette yüzde yüz dönüştürülmüş tuvalet kağıdı var” diyor. “Dünyadaki en berbat iş kullanılmış tuvalet kağıtlarını dönüştürmek olsa gerek.”
Elindeki kutuyu alıp, masaya koyuyorum. Tek kelime bile etmiyorum.
“Bu gece burada kalabilir miyim?” diyor.
Cevap vermiyorum. Kafamda sayıyorum: beş hece, yedi, beş.

Bir kaplan gülümseyebilir
Yılan seni sevdiğini söyleyebilir
Yalanlar bizi şeytan yapar

Marla “Ne pişiriyorsun?” diye soruyor.
Ben Joe’nun Kaynama Noktasıyım.
Git, diyorum, sadece çık ve git. Tamam mı? Daha şimdiden hayatımın büyük bir bölümünü almadın mı zaten?
Kolumu yakaladığı gibi, beni kenara sıkıştırıyor ve yanağımda bir öpücük konduruyor. “Lütfen ara beni,” diyor. “Lütfen. Konuşmamız gerekiyor.”
Tabi, tabi, tabi, tabi, tabi diyorum.
Marla kapıdan çıktığı anda, Tyler tekrar odada beliriveriyor.
Bir hokkabazın hilesi kadar çabuk. Ailem bu hileyi beş sene boyunca yaptı.
Tyler buzlukta yer açarken, ben kaynatıp, ayırmaya devam ediyorum. Odayı buhar kaplıyor ve tavandan su damlamaya başlıyor. Buzdolabının arkasında saklanmış olan kırk vatlık ampul, boş ketçap şişelerinin, turşu veya mayonez kavanozlarının arkasından parlak ve ince bir ışık hüzmesi yayıyor ve Tyler’ın profilini çiziyor.
Kaynat ve ayır. Kaynat ve ayır. Ayırdığın don yağını ağzı tamamen açık olan süt kutularına doldur.
Buzdolabının kapısını açık tutmak için koyduğu sandalyede oturan Tyler, don yağının soğumasını izliyor. Mutfağın sıcağında, soğuk duman bulutları buzdolabının içinden taşıyor ve Tyler’ın ayağının etrafında birikiyor.

Ben süt kutularını doldurdukça, Tyler onları buzdolabına yerleştiriyor.
Buzdolabının önünde çömelmek için Tyler’ın yanına gidiyorum ve Tyler ellerimi açıp, bana gösteriyor. Hayat çizgisi. Aşk çizgisi. Venüs ile Mars kümecikleri. Soğuk duman etrafımızda toplanıyor, yüzümüze açık ve parlak bir ışık vuruyor.
“Benim için bir iyilik daha yapmanı istiyorum” diyor Tyler.
Marla ile ilgili, değil mi diyorum.
“Onunla asla benim hakkımda bir şey konuşma. Arkamdan benim hakkımda konuşma. Söz veriyor musun?” diyor Tyler.
Söz veriyorum.
“Eğer O’na benden bir kere bile benden bahsedersen, beni bir daha asla göremezsin. Söz veriyor musun?”
Söz veriyorum.
“Söz mü?”
Söz.
“Ve şimdi unutma ki, bana tamı tamına üç kez söz verdin.” diyor Tyler.
Dolaptaki don yağının üstünde kalın ve temiz bir katman oluşmaya başlıyor.
Don yağı ayrılmaya başladı diyorum.
“Meraklanma,” diyor Tyler. “Temiz olan katman gliserin. Sabun yaparken gliserini tekrar katabilirsin. Yada gliserini ayırıp, atabilirsin.”
Tyler dudaklarını yalıyor ve avuç içim sakız gibi olmuş bornozuna bakacak şekilde elimi dizinin üstüne yerleştiriyor.
“Gliserini nitrik asit ile karıştırırsan, nitrogliserin elde edersin” diyor Tyler.
Soluk verip, nitrogliserin diyorum.
Tyler tekrar dudaklarını yalayıp, iyice ıslatıyor ve elimin üstünü öpüyor.
“Dinamit yapmak için, nitrogliserini, sodyum nitrat ve talaş ile karıştırırsın” diyor.
Öptüğü yer, beyaz elimin üstünde ıslak ıslak parlıyor.
Dinamit derken, topuklarımın üstüne oturuyorum.

Kül suyu kutusunun kapağını açıyor. “Köprüleri havaya uçurabilirsin.”
“Jelatin patlayıcılar elde etmek için, nitrogliserini, daha fazla nitrik asit ve parafin ile karıştırırsın.” diyor Tyler.
“Böylece bir binayı kolayca yıkabilirsin” diyor Tyler.

Kül suyunun kutusunu, elimin üstündeki parlak ve ıslak öpücüğün bir inç üstünden elime doğru eğiyor.
“Bu kimyasal bir yanık” diyor Tyler, “şimdiye kadar hissettiğin tüm yanık acılarından daha fazla canını yakacak. Yüz tane sigaradan beter.”
Elimin üstündeki öpücük parlıyor.
“Bir yaran olacak” diyor Tyler.

“Yeterince sabun ile tüm dünyayı havayı uçurabilirsin. Şimdi verdiğin sözü hatırla” diyor Tyler.
Ve kül suyunu elime döküyor.

9

Tyler’ın salyası iki işe yaradı. Kül suyu elimi yakarken, elimin üstündeki ıslak öpücük elimi biraz olsun korudu. Bu ilk göreviydi. İkincisi ise, kül suyu sadece su ile karıştığında yakıcı oluyordu. Ya da salya ile.
“Bu kimyasal bir yanık” diyordu Tyler, “ve şimdiye kadar hissettiğin tüm yanıklardan daha çok acıyacak.”
Kül suyunu, tıkanmış kanalları açmak için kullanabilirsiniz.
Gözlerini kapa.

Birazcık kül suyu macunu ve su ile alüminyum bir tavayı delebilirsiniz.
Kül suyu solüsyonunda tahta bir kaşığı eritebilirsiniz.
Su ile birleştiğinde kül suyunun ısısı iki yüz derecenin üstüne çıkıyordu ve ısındıkça elimin içine işliyordu. Tyler elleriyle elimi bastırırken, ellerimiz kan lekeli pantolonumun üstünde buluşuyor ve Tyler dikkatimi elime vermemi çünkü bunun hayatımdaki en önemli an olduğunu söylüyordu.
“Çünkü şu andan önce olmuş olan her şey bir hikayeden ibaret” diyordu Tyler, “bu andan sonra olacak olan her şey de hikaye olacak.”
Bu hayatımızın en önemli anı.

Tam olarak Tyler’ın öpücüğünün şeklini olan kül suyu, bir meşale, kızgın bir ütü veya benden çok uzakta hayal ettiğim bir yolun sonunda elimde eriyen atomik bir yığın halini alıyordu. Tyler kendime gelip, onunla kalmamı söylüyordu. Elim, yolun sonundaki ufuk çizgisinde veda ediyordu.
Yanan ateşi hayal edin ama şu anda ateş ufuk çizgisinin ötesinde. Gün batımı gibi.
“Acıya dön” diyor Tyler.

Bu, destek gruplarında kullanılan rehberli meditasyon gibi.
Acı kelimesini asla düşünme.
Rehberli meditasyon kansere faydalı olabiliyorsa, buna da olmalı.
“Eline bak” diyor Tyler.
Dağlamak veya ten veya yara veya kavrulmak kelimelerini düşünme.
Ağladığını duyma.
Rehberli meditasyon.
İrlanda’dasın. Gözlerini kapa.
Üniversiteden ayrıldıktan sonra ki yaz İrlanda’dasın ve hergün otobüsler dolusu İngiliz ve Amerikan turistin Blarney taşını öpmek için geldiği kalenin yanındaki pub’da içki içiyorsun.
“Buna son verme” diyor Tyler. “Sabun ve insanların kurban edilişi el ele.”
İnsan kalabalığı içinde pub’dan çıkar, henüz yağan yağmurdan ıslanmış sokaklardaki sessiz araba sıraları içinde yürürsün. Blarney taşının bulunduğu kaleye varana kadar gece olur.
Kaledeki yerler çürümüştür ve her adım atışta etraftaki karanlığın derinleştiği taş merdivenleri tırmanırsın. Herkes tırmanışa ve bu küçük asilik hareketinin geleneğine karşı sessizdir.
“Beni dinle” diyor Tyler. “Aç gözlerini.

“Eski tarihte, insanlar bir nehrin yukarısındaki tepede kurban edilirlerdi. Binlerce insan. Dinle beni. Kurban edilme işlemi yapılır ve kurban edilen cesetler bir odun yığınının üstünde yakılırdı.

“Ağlayabilirsin” diyor Tyler, “Lavaboya koşup, elini suyun altına sokabilirsin ama öncelikle aptal olduğunu ve öleceğini bilmelisin. Bana bak!
“Bir gün” diyor Tyler, “öleceksin, ve bunu belleyene kadar benim için beş para etmezsin!”.
İrlanda’dasın.
“Ağlayabilirsin,” diyor Tyler “ama elinin üstüne düşecek her damla, elinde bir sigara yanığı yarası açacaktır.”

Rehberli meditasyon. Üniversiteden ayrıldığın yaz İrlanda’dasın ve belki de burası ilk kez anarşi istediğin yer. Tyler Durden’la tanışmadan yıllar önce, ilk kremalı tatlıya işemeden önce, küçük asilikler öğrenmiştin.
İrlanda’da.
Kaledeki merdivenlerin sonundaki platformun üstünde duruyorsun.
“Yanmayı nötralize etmek için, sirke kullanabilirsin,” diyor Tyler, “ama önce vazgeçmen gerekiyor.”
Yüzlerce insan kurban edilip, yakıldıktan sonra, diye devam ediyor Tyler, kurban taşından aşağıya nehre beyaz kalın bir sıvı akar.
Öncelikle dibe vurmalısın.

İrlanda’da ki bir kalenin platformunda dipsiz bir karanlığın içinde durursun ve bir metre ötede, karşında kayadan bir duvar vardır.
“Yağmur” diyor Tyler, “yıllar boyu yanan kurban taşını yıkar ve her yıl insanlar yakılır ve kurban taşından akan su, odunların küllerinin arasından sızarak, kül suyu solüsyonu oluşturur ve kül suyu, yanan kurbanların eriyen yağları ile karıştığında, kurban taşının altından, nehre doğru kalın ve beyaz sabun akardı.”
Ve karanlıktaki isyankar tavırları ile etrafındaki İrlandalılar platformun ucuna yürüyüp, dipsiz karanlığın ucunda durup, işerler.
Ve sana dönüp, haydi durma, aşırı vitaminden sararmış, zengin Amerikan çişini boşalt derler.
“Bu hayatının en önemli anı” diyor Tyler, “ve sen bunu kaçırıyorsun.”
İrlanda’dasın.

Ah evet, yaparsın. Oh, evet. Amonyak ve günlük olarak alınan B vitaminlerinin kokusunu duyarsın.
Sabunun suya karıştığı yerde, diyor Tyler, insanların öldürülmesinden binlerce yıl sonra, insanlar elbiselerini o noktada yıkadıklarında, elbiselerinin daha temiz olduğunu keşfettiler.
Blarney taşına işiyorum.
“Tanrım” diyor Tyler.

Üstünde, patronumun midesinin kaldırmadığı kan lekeleri olan siyah pantolonuma işiyorum.
Paper sokağında kiralık bir evdesin.
“Bunun bir anlamı var,” diyor Tyler.

“Bu bir işaret,” diyor. Tyler bir sürü yararlı bilgi ile dolu. Sabunu olmayan toplumlar, diyor Tyler, elbiselerini ve saçlarını yıkamak için kendilerinin ve köpeklerinin çişini kullanırlardı.
Uzayıp giden yolun sonunda sirke ve elindeki yanığın kokusu var.
Sinüslerinin kıvrımlı şeklini haşlayan kül suyunun kokusu ve hastanelerin kusturan çiş ve sirke kokusu var.
“Bütün o insanları kurban etmek doğruydu” diyor Tyler.

Elimin arkası, aynen Tyler’ın öpücüğünün şeklinde bir dudak gibi kırmızı ve parlak. Öpücüğün etrafında, ağlayan birinin gözyaşlarının açtığı sigara yanığı izleri var.
“Aç gözlerini” diyor Tyler ve yüzü yaşlardan dolayı parlıyor. “Tebrikler,” diyor Tyler. “Dibe vurmaya bir adım daha yaklaştın.”
“İlk sabunun kahramanlardan yapıldığını görmelisin” diyor Tyler.
Ürün testlerinde kullanılan hayvanları düşün.
Uzaya yollanan maymunları düşün.
“Onların ölümü, hissettiği acılar, kurban edilmeleri olmasa,” diyor Tyler, “elimizde hiçbir şey olmazdı.”

10

Tyler kemerini çözerken, asansörü kat arasında durduruyorum. Asansör durunca, çorba kaselerinin şangırdaması da duruyor. Tyler büyük çorba kasesinin kapağını açınca, çorbanın dumanı mantar şeklini alıp, asansörün tavanına doğru yükseliyor.
Tyler kendininkini dışarı çıkarırken, “Bana bakma. Bakarsan yapamam.” diyor.
Kasede istiridyeli domates çorbası var. İkisinin kokusu varken, kimse içine koyacağımız bir şeyin kokusunu alamaz.
Çabuk ol diyorum ve omzumun üzerinden bakınca, Tyler’ın son santiminin de çorbaya girmek üzere olduğunu görüyorum. Gerçekten çok komik görünüyor, sanki garson gömleği giymiş ve papyon takmış uzun boylu bir fil hortumuyla çorba içiyormuş gibi.
Tyler “’Bakma’ dedim” diyor.

Asansörde, servis koridoruna bakan küçük bir pencere var. Asansör kat arasında durduğu için, görüntüm, yeşil muşambanın üstünde duran bir hamamböceği gibi ve hamamböceği seviyesinden yeşil koridor, kaybolma noktasına kadar uzanıyor ve yarı açılan kapılardan titanlar ve onların dev karıları görünüyor, fıçılarla şampanya içiyorlar ve hissettiğimden daha büyük elmaslar içinde birbirlerine böğürüyorlar.

Geçen hafta Empire State Avukatları’nın Noel partisinde, şeyimi hepsinin portakallı kremasına soktuğumu söylüyorum Tyler’a.
Geçen hafta Junior Ligi’nin çayında, asansörü durdurup, Boccone Tatlısının üstüne osurduğunu söylüyor Tyler.
Tyler kremaların kokuyu nasıl emdiğini çok iyi biliyor.

Hamamböceği seviyesinden, titanlar kuzu pirzolalarından, domuz büyüklüğünde ısırıklar alırken, her birinin ağzı parçalayan fil dişleri gibi görünüyor ve tutsak olmuş bir harpçı, titanlara müzik yapıyor.
Hadi bitir artık şunu diyorum.
“Yapamıyorum” diyor Tyler.
Çorba soğursa, geri gönderirler.

Gerçi titanlar herhangi bir yemeği ortada hiçbir sebep olmadan da mutfağa geri gönderirler. Verdikleri para karşılığında seni ortalıkta koşuştururken görmek hoşlarına gider. Böyle yemeklerde ve resmi ziyafetlerde bahşişin zaten faturaya eklendiğini bildikleri için garsonlara pislik muamelesi yaparlar. Geri gönderdikleri yemekleri gerçekten geri götürdüğümüz yoktu. Pommes Parisienne’i ve Asperges Hollandaise’leri tabakta düzeltip, başkasına veriyorduk ve hiçbir sorun çıkmıyordu.

Niagara Şelalesi diyorum. Nil Nehri. Okul zamanında, uyuyan birinin elini sıcak su dolu kaseye sokunca, yatağı ıslatacağını bilirdik.
“Ohhh” diyor Tyler. Arkamdan Tyler’ın “Ohhh, evet. Ohhh, yapıyorum. Ohh, evet. Evet” sesleri geliyor.
Servis koridorunun sonundaki açılır kapanır kapının ardındaki balo salonunda, eski Broadway Tiyatrosu’nun altın sarısı kadifeden perdesi kadar uzun, sarı, siyah, kırmızı etekler salınıyor. Ön camın yerinde ayakkabı bağcıkları olan, siyah deri kaplı sedan Cadillac’lar geliyor sürekli. Arabaların üstünde, kırmızı kemerli ofis kuleleri ile dolu bir şehir var.
Çok fazla işeme, diyorum.

Tyler’la, servis endüstrisinin gerilla teröristleri olduk. Parti sabotajcıları. Otel, yemek davetlerine yemek temin ediyordu ve birileri yiyecek istediği zaman otel, şarap, Çin porselenleri, bardak takımları ve garson da yolluyordu. Bunların hepsi bir faturada toplanıyordu. Seni bahşişle tehdit edemeyeceklerini bildikleri için, onların gözünde bir hamamböceğinden öteye gidemiyordun.
Tyler, bir seferinde bir ziyafet partisinde çalışmıştı. Bu, Tyler’ın hain garsona dönüştüğü partiydi. Bu ilk ziyafet partisinde Tyler, bir yamaca çelik bacaklarla tutturulmuş ve şehrin üzerinde yüzüyormuş gibi görünen bu beyaz ve camdan bulut tarzı evde balık servisi yapıyordu. Balığın bitmesine yakın, Tyler makarna servisinden kalan kirli tabakları yıkarken, ev sahibesi elinde bayrak gibi sallanan bir kağıt parçasıyla mutfağa girmişti, elleri o denli titriyordu. Birbirine kenetlenmiş olan dişlerinin arasından, garsonların, evin yatak odası bölümüne giden koridorda misafirlerden herhangi birini görüp görmediğini soruyordu. Özellikle kadın misafirlerden birini. Ya da ev sahibini.

Mutfakta, tabakları temizleyip, yerleştiren ve yemek hazırlayan Tyler, Albert, Len ve Jerry, ve ayrıca karides ve salyangoz ile doldurulmuş enginar göbeklerine sarımsaklı yağ süren Leslie vardı.
“Evin o bölümüne gitmemize müsaade edilmiyor” diyordu Tyler.

“Garajdan giriyoruz. Görebildiğimiz yerler garaj, mutfak ve yemek odası.”

Ev sahibi karısının ardından mutfağa girip, titreyen elindeki kağıt parçasını çekip almıştı. Herşey yoluna girecek” diyordu.
“Bunu kimin yaptığını öğrenemezsem, o insanların suratına nasıl bakarım?” diyordu Madam.
Ev sahibi, Madamın evin rengi ile uyumlu olan beyaz parti elbisesinin sırtına elini koyuyordu ve Madam birden dikleşip, omuzlarını kaldırıp, sessizleşiyordu. “Onlar bizim misafirlerimiz” diyordu adam, “ve bu parti çok önemli.”

Bu durum, bir vantroloğun kuklasını canlandırması gibi görünüyordu ve gerçekten komikti. Madam kocasına bakmış ve biraz yardım ile kocası onu yemek odasına geri götürmüştü. Not yere düşmüş ve mutfağın açılır kapanır kapısının salınımı ile Tyler’ın ayağına gelmişti.
Albert “Ne yazıyor?” demişti.
Len balık servisini toplamak için çıkmıştı.

Leslie enginar göbeklerinin olduğu tepsiyi fırına sürerken, “Ne yazıyor?” diye sormuştu.
Tyler notu eline bile almadan, direk Leslie’ye bakarak, “’Seçkin parfümlerinizden en az bir tanesinin içine bir miktar ürin koydum’ yazıyor” demişti.
Albert gülümsüyordu. “Parfümüne mi işedin?”.

Hayır demişti Tyler. Notu şişelerin arasına bırakmıştı. Banyodaki etajerin üstünde yaklaşık olarak yüze yakın şişe vardı.
Leslie gülüyordu. “Gerçekten yapmadın yani, öyle mi?”.
Hayır demişti Tyler, “ama O bunu bilmiyor.”

Gökyüzündeki beyaz ve camdan partinin olduğu o gecenin geri kalanı boyunca Tyler, soğuk enginar,soğuk Pommes Duchesse ile servis edilen soğuk dana eti ve soğuk Choufleur a la Polonaise tabaklarını temizlemeye ve Madamın şarap bardağını doldurmaya devam etmişti. Madam bütün gece kadın misafirlerinin yemek yiyişini gözlemişti ve sorbe tabaklarının temizlenmesi ile kayısı tatlısının servisi arasında, Madam’ın masanın başında bulunan yeri aniden boşalmıştı.
Misafirler gittikten sonra, bulaşıkları yıkayıp, soğutucuları ve Çin porselenleri otelin kamyonetine yüklerken ev sahibi mutfağa gelerek, Albert’tan ağır bir şeyin taşınmasında yardımcı olmasını rica etti.
Leslie, Tyler’ın belki de biraz fazla ileri gittiğini söylüyordu.

Hızlı ve yüksek bir sesle Tyler, bir mili litresinin altından fazla para ettiği o parfümü yapmak için balinaları katlettiklerini söylemişti. Pek çok insan hayatında hiç balina görmemişti. Leslie’nin, bir otobanın yanındaki apartmanda yaşayan iki tane çocuğu vardı ve ev sahibi Madam’ın, onun bir yılda çalışıp da kazanacağı paradan daha fazlası, banyodaki etajerin üstünde, şişelerde duruyordu.
Albert ev sahibine yardım edip döndükten sonra, 9-1-1’i aramıştı. Ahizeyi eliyle kapatıp, tanrım, Tyler o notu bırakmamalıydın demişti.
Tyler “O zaman gidip durumu yiyecek müdürüne anlatın. Kovdurun beni. Bu boktan işle evli değilim” demişti.
Herkes yere bakıyordu.

“Kovulmak” diyordu Tyler, “ başımıza gelebilecek en iyi şey. En azından suyun üstünde kalmaya çabalamaktan vazgeçip, hayatlarımız için bir şeyler yaparız.”
Albert telefona adresi söyleyip, bir ambulans çağırmıştı. Hatta beklerken, ev sahibesinin şu anda gerçekten berbat bir halde olduğunu söylemişti. Albert onu tuvaletin yanından kaldırmak zorunda kalmıştı. Bu işi ev sahibi yapamamıştı, çünkü Madam parfüm şişelerine işeyenin o olduğuna emindi, gelen misafirlerden biriyle ilişkisi olduğunu ve asıl amacının kendisini delirtmek olduğunu söylemişti. Yorulmuştu, arkadaşları olarak kabul ettikleri bütün insanlardan yorulmuştu.
Ev sahibi Madam’ı kaldıramamıştı çünkü beyaz elbisesi ile düştüğü yerden elindeki kırık parfüm şişesini sallıyordu. Ve eğer dokunmaya kalkarsa, adamın boğazını keseceğini söylüyordu.
Tyler “Şahane.” diyordu.

Ve Albert kokuyordu. Leslie “Aybert, tatlım, sen kokuyorsun” diyordu.
O banyodan kokmadan çıkmanın imkanı yok diyordu Albert. Tüm parfüm şişeleri kırılmış vaziyette yerdeydi ve bir kısmı da tuvalete atılmıştı. Buz gibi görünüyorlar diyordu Albert, otelde yapılan en iyi partilerde klozete doldurduğumuz buzlar gibi. Banyo kokuyordu ve yerler erimeyecek olan buz parçacıklarıyla doluydu. Albert, beyaz elbisesi sarı lekeler içinde kalan Madam’ı kaldırmaya çalışırken, Madam elindeki kırık şişeyi ev sahibine doğru sallamış, ıslak ve cam kırığı içindeki zeminde kayıp, ellerinin üstüne düşmüştü.
Tuvalete doğru bükülmüş vaziyette duruyordu, elleri kanıyor ve ağlıyordu. Kokuyor diyordu. “Ah, Walter, kokuyor. Çok kötü kokuyor.” diyordu Madam.
Parfüm, elindeki kesiklerden sızan ölü balinalar, kokuyordu.
Ev sahibi Madam’ı ayağa kaldırmıştı, Madam dua eder gibi ellerini havada açmıştı, ama kan avuç içlerinden bileklerine ilerliyor, elmas bir bileziğin üzerinden dirseklerine akıyor ve yere damlıyordu.
Ev sahibi “Her şey yoluna girecek Nina” diyordu.
“Ellerim, Walter” diyordu Madam.
“Her şey yoluna girecek.”

“Bunu bana kim yapmış olabilir? Kim benden bu kadar nefret ediyor olabilir?” diyordu Madam.
Ev sahibi Albert’a “Bir ambulans çağırır mısın?” demişti.

Servis endüstrisinin teröristi olarak bu Tyler’in ilk göreviydi. Gerilla garson. Asgari maaş soyguncusu. Tyler bunu yıllardır yapıyordu ama bu tür faaliyetler paylaşıldığında daha eğlenceli olur diyordu.
Albert’ın anlattığı hikayenin sonunda Tyler gülümseyip, “Çok iyi!” demişti.

Kat arasındaki asansörün içinde Tyler’a, dermatolojistlerin konvensiyonunda garnitürlü alabalığa hapşurduğumu ve üç kişinin yemeği çok tuzlu bulduğunu ve bir kişinin çok lezzetli dediğini söylüyorum.
Tyler şeyini çorbadan çıkarıp sallarken, hiç çişinin kalmadığını söylüyor. Bunu soğuk çorba veya şefin taze olarak hazırladığı gazpacho ile yapmak çok daha kolay. Ama içinde erimiş peynirli ekmek kırıntıları bulunan soğan çorbası ile yapmak imkansız. Eğer burada yemek yiyecek olsaydım, sipariş edeceğim tek şey soğan çorbası olurdu.
Tyler’le fikir sıkıntısı çekmeye başlamıştık. Yemeklere bu tür şeyler yapmak sıkıcı olmaya başlamıştı. Sonra ben bir doktordan, yada avukattan, her neyse, hepatit böceğinin paslanmaz çelikte altı ay yaşayabildiğini duydum. Bu böceğin Romlu Kremalı Pastada ne kadar uzun yaşayacağını tahmin bile edemezsiniz.
Ya da yumurtalı som balığında.
Doktora bu hepatit böceklerinden nerede bulabileceğimi sordum. Gülecek kadar sarhoştu.
Her şey tıbbi atık çöplüğüne atılıyor demişti.
Ve gülmüştü.
Her şey..
Tıbbi atık çöplüğü, dibe vurmak gibi geliyordu kulağa.

Tek elim asansörün düğmelerinde, Tyler’a hazır olup olmadığını soruyorum. Elimin üstündeki yara, Tyler’ın öpücüğünün şeklindeki bir dudak gibi kırmızı ve parlak.
“Bir saniye” diyor Tyler.
Domates çorbası hala sıcak olmalı çünkü Tyler’ın pantolonuna tıktığı şey, jumbo karides gibi kaynamaktan pembe olmuş.

11

Güney Amerikanın büyülü topraklarında, küçük balıkların Tyler’in idrar yoluna kaçtığı bir nehirde yürüyor olabilirdik. Balıkların yayılıp toparlanan çengelli kılçığı olduğundan, Tyler’ın içine bir kez girdiklerinde, yuvalarını yapıp, yumurtalarını bırakmak için hazırlanırlar. Geçirmekte olduğumuz Cumartesi gecesi, bir çok yönden çok daha beter olabilirdi.
“Marla’nın annesine yaptığımız şey” diyor Tyler, “çok daha kötü olabilirdi.”
Kapa çeneni diyorum.

Tyler, Fransız hükümeti bizi Paris’in dışındaki bir yeraltı kompleksine götürebilir ve aerosol güneş yağının toksik testinin bir parçası olarak göz kapaklarımızı kesmek üzere bırak cerrahları, yarı eğitimli teknisyenler yollayabilirdi diyor.
“Böyle şeyler oluyor” diyor Tyler. “Gazetelere bak.”

İşin kötüsü Tyler’ın Marla’nın annesine ne yaptığını biliyorum ve onu tanıdığımdan beri ilk kez elinde doğru düzgün para var. Tyler gerçekten iyi para yapıyordu. Nordstrom arayıp, Noel’den önce teslim edilmek üzere Tyler’ın esmer şekerli yüz sabunundan iki yüz adet sipariş etmişti. Tavsiye edilen satış ücreti olan sabun başına yirmi dolardan hesapladığınızda, Cumartesi gecesi dışarı çıkacak kadar paramız vardı. Gaz hattındaki sızıntıyı tamir etmeye yetecek kadar para. Dans etmeye yetecek kadar. Para için endişe etmeme gerek kalmadığına göre, belki işimden de istifa edebilirim.
Tyler artık kendine Paper Sokağı Sabun Şirketi diyor. İnsanlar onun yaptığı sabunun en iyisi olduğu söylüyorlar.
“Daha da kötüsü” diyor Tyler, “ Marla’nın annesini yemiş olabilirdin.”
Ağzım Kung Pao Tavuğu ile doluyken, lanet olası çenesini kapamasını söylüyorum.

Bu Cumartesi akşamı kullanılmış araba alanının ön sırasında, lastikleri patlamış 1968 model bir Impala’nın ön koltuğunda otuyoruz. Tyler ve ben, konuşuyoruz, kutu bira içiyoruz ve bu Impala’nın ön koltuğu bir çok insanın kanepesinden daha büyük. Bulvarın bu kısmında arabalar sürekli bir aşağı bir yukarı geçip duruyor, endüstride bu alanlara Avanta Alanı deniyor, çünkü gün içinde buradaki arabaların hepsi iki yüz dolar civarında ve buraları işleten çingeneler kontrplak ofislerinin içinde gezinip, ince, uzun sigaralar içiyorlar.

Arabalar çocukların lisede kullandığı türden: Gremlin’ler ve Pacer’lar, Maverick’ler ve Hornet’ler, Pinto’lar, Harvester pikaplar, alçaltılmış Camaro’lar, Duster’lar ve Impala’lar. İnsanların bir zamanlar sevmiş olduğu ve sonra da kaldırıp attığı arabalar. Belediyelerin topladığı başıboş hayvanlar. İyi Niyet Tasarruf Derneği’ndeki nedime elbiseleri. Darbeli, cilası gri, kırmızı veya siyah kaportalar ve keskin kavisli kaportalar, ve kimsenin kumlamaya yanaşmadığı kireç yığınları. Plastik tahta ve plastik deri ve plastik krom iç paneller. Geceleri çingeneler bu arabaların kapılarını bile kilitlemezler.
Bulvardan geçen arabaların farları, Impala’nın büyük sinemaskop ön camında boyanmış olan fiyat listesinin arkasından parlıyor. A.B.D.’yi görün. Arabanın fiyatı doksan sekiz dolar. İçeriden seksen dokuz sent gibi görünüyor. Sıfır, sıfır, ondalık nokta, sekiz, dokuz. Amerika aramanızı istiyor.

Buradaki arabaların çoğu yüz dolar ve hepsinin camında “OLDUĞU GİBİ” satış anlaşması asılı.

Impala’yı seçtik çünkü eğer Cumartesi gecesi arabada uyumamız gerekirse, en büyük koltuklar bu arabada.
Eve gidemediğimiz için Çin yemeği yiyoruz. Ya burada uyuyacak yada bir dans kulübüne gidip bütün gece ayakta kalacaktık. Biz dans kulüplerine gitmeyiz. Tyler müziğin, özellikle de basın çok yüksek olduğunu ve bioritmini deştiğini söylüyor. En son dışarı çıktığımızda Tyler yüksek sesli müziğin kendisini kabız ettiğini söylemişti. Kulübün gürültüsü konuşmaya da engel olduğu için, bir kaç bardak içkiden sonra, herkes ilginin merkezi olduğunu sanıyor ama başka biri ile herhangi bir paylaşıma girmekten tamamen uzaklaşıyor insan.
İngiliz cinayet romanlarındaki cesetler gibiyiz.

Bu gece bir arabada uyuyoruz çünkü Marla eve gelip, polisi aramakla ve beni annesini pişirdiğim için tutuklatmakla tehdit etti, daha sonra kapıları çarptı, benim bir gulyabani ve yamyam olduğumu söyledi, Reader’s Digest ve National Geographic yığınlarına tekmeler attı, ben de onu bırakıp çıktım. Onu bir ceviz kabuğunun içinde bırakıp çıktım.
Regent Otelindeki maksatlı kaza süsü verilmiş Xanax intiharından sonra, Marla’nın polisi arayacağını sanmıyorum ama Tyler bu geceyi dışarıda geçirmenin iyi bir fikir olduğunu düşünüyor. Ne olur, ne olmaz.

Hani olurda Marla evi yakarsa.
Hani olurda Marla çıkıp, bir silahla geri dönerse.
Hani olurda Marla hala evdeyse.
Ne olur, ne olmaz.
Konsantre olmaya çalışıyorum:

Beyaz ayın yüzünü izlerken
Yıldızlar asla öfke duymazlar
Falan, filan, son

Bulvardan arabalar geçerken, ben Impala’nın soğuk ve sert bakalitten yapılmış ve yarı çapı neredeyse üç fit olan direksiyonuna dayanmış vaziyette bira içiyorum ve arabanın çarpılmış vinil döşemeleri, kotumdan geçip, kıçımı çimdikliyor ve Tyler “Bir kez daha. Bana tam olarak ne olduğunu anlat.” diyor.
Haftalardır Tyler’in ne işler çevirdiğini göz ardı ettim. Bir seferinde birlikte Western Union ofisine gittik ve onun Marla’nın annesine bir telgraf çekişini izledim.
KORKUNÇ KIRIŞTIM (nokta) LÜTFEN BANA YARDIM ET! (son)
Tyler memura Marla’nın kütüphane kartını gösterip, telgraf talimatını Marla adına imzaladı ve, evet, ne var bunda, Marla bazen erkek ismi de olabiliyor işte, diye bağırdı, ve memurun umurunda bile olmadı.
Western Union’dan ayrılırken Tyler, eğer onu seviyorsam, ona güvenmem gerektiğini söyledi. Tyler bunun bilmem gereken bir şey olmadığını söyledikten sonra humus yemek için beni Garbonzo’nun yerine götürdü.
Beni korkutan telgraf değil, Tyler’la dışarıda yemek yiyor olmamızdı. Asla, hayır Tyler asla herhangi bir şey için nakit para ödemezdi. Giysi için Tyler jimnastik salonlarına ve otellere gidip, kayıp eşya bölümünden giysi alırdı. Tabii Tyler’ın durumu, umumi çamaşırhanelere gidip, kurutuculardan kot çalan ve bunları kullanılmış kot alan yerlere on iki dolara satan Marla’dan daha iyiydi. Tyler asla restoranlarda yemek yemezdi ve Marla kırışmamıştı.

Herhangi bir sebep olmadan Tyler, Marla’nın annesine bir kutu çikolata yollamıştı.
Impala’nın içinde Tyler bu Cumartesi gecesinin kahverengi örümcek sayesinde daha da beter olabileceğini söylüyor. Isırdığı zaman, sadece zehrini akıtmakla kalmıyor, ısırdığı yerde ki deriyi eriten bir asit salgılıyormuş, yani kolunu, veya bacağını veya yüzünü eritiyormuş.
Bütün bunlar olmaya başladığında, o gece Tyler saklanıyordu. Marla çıkıp eve geldi. Kapıyı bile çalmadan, ön kapıdan içeri uzandı ve “Tak,tak” dedi.
Mutfakta Reader’s Digest okuyordum. Tamamen şaşkına dönmüştüm.
Marla “Tyler. İçeri girebilir miyim? Evde misin?” diye seslendi.
Tyler evde değil diye bağırdım.
Marla bağırarak cevap verdi “Saçmalama!”.
Hemen ön kapıya gittim. Marla elinde bir FedEx zarfıyla sundurmada duruyordu. “Buzluğuna bir şey koymam gerekiyor” dedi.
Mutfağa doğru adımlarını takip ederken, hayır diyorum.
Hayır.
Hayır.
Hayır.

Yoo hayır, çöplerini bu evde tutmaya başlayamazdı.
“Ama balkabağım,” diyordu Marla, “otelde buzluğum yok ve sen bana bunu kullanabileceğimi söylemiştin.”
Hayır söylememiştim. İsteyebileceğim en son şey, Marla’nın en ufak bir çöp parçasını bu eve taşıması olur.
Marla FedEx zarfını mutfak masasının üstünde yırtarak açtıktan sonra köpük kutunun içinden beyaz bir şey çıkarıyor ve suratıma doğru sallıyordu. “Bu çer çöp değil” diyordu. “Burada bahsettiğimiz şey annem, o yüzden siktir git!”

Marla’nın paketin içinden çıkardığı şey, Tyler’ın sabun yapmak için sandviç torbalarına doldurduğu beyaz şeyin aynısıydı.

“Her şey daha da kötü olabilir di” diyor Tyler, “mesela o sandviç torbalarının içindekileri yanlışlıkla yemiş olabilirdin. Gecenin bir yarısı kalkıp, o yapışkan beyaz maddeyi sıkıp, üstüne Kaliforniya usulü soğan çorbası karışımını ekleyip, patates kızartmasının yanında dip olarak yiyebilirdin. Yada brokolinin yanında.”
Marla ile birlikte mutfakta dikilirken, dünyada en son isteyeceğim şey Marla’nın buzluğu açması olmuştu.
O beyaz şeyle ne yapacağını sordum.
“Paris dudakları” dedi Marla. “Yaşlandıkça insanın dudakları ağzının içine doğru çekiliyor. Kolajen dudak enjeksiyonu için biriktiriyorum. Buzluğunuzda neredeyse otuz poundluk kolajenim var.”
Ne büyüklükte dudaklar istediğini sordum.
Marla, aslında korktuğu şeyin ameliyatın kendisi olduğunu söyledi.

Tyler’a Impala’nın içinde anlatmaya devam ediyorum, FedEx zarfının içindeki maddenin, bizim sabun yaptığımız madde ile aynı olduğunu söylüyorum. Silikonun zararlı olduğu keşfedildiğinden beri, kolajen, kırışıklıkları gidermek, ince dudakları veya çeneleri doldurmak için bulunmaz hint kumaşı oluverdi. Marla’nın açıklamalarına göre, bulabileceğin ucuz kolajenler, sterilize edilmiş ve işlemden geçirilmiş inek yağıymış, ama bu tür ucuz kolajenler vücutta çok uzun süre kalmıyormuş. Nerene enjekte ettirirsen, diyelim ki dudaklarına, vücut bu maddeyi reddedip, dışarı atmaya başlıyormuş. Altı ay sonra dudakların yine eski ince haline dönüyormuş.

Marla’ya göre en iyi kolajen insanın kendi yağıymış. Kalçadan emilen yağlar işlemden geçirilip, temizlenip, dudaklara enjekte ediliyormuş. Yada nereye istersen. Bu tür kolajen uzun süreli olarak dayanıyormuş.

Evdeki dolabın içinde bulunan madde, Marla’nın kolajen yatırım fonuymuş. Annesi ne zaman biraz yağlansa, emdirip, paketletiyormuş. Bu işleme hasat toplamak deniyormuş. Eğer annesinin aldırdığı yağlara ihtiyacı yoksa, paketleri Marla’ya gönderiyormuş. Marla hiç kendi yağını kullanmamış ve annesi ucuz inek yağını kullanmasındansa, aileden birinin yağını kullanmasının daha iyi olacağını belirtmiş.

Sokak lambalarının ışığı, arabanın camında asılı olan satış anlaşmasının içinden geçip, Tyler’ın yanağına “OLDUĞU GİBİ” yazısını yansıtıyor.
“Örümcekler” diyor Tyler, “yumurtalarını bırakır ve larvalar derinin içinden tünel açarlar. İşte hayat bazen bu kadar kötü olabiliyor.”
Yemekte olduğum sıcak ve kremalı soslu tavuk, Marla’nın annesinin kalçalarından emilmiş olan yağ gibi bir tat vermeye başlıyor.

İşte o anda Marla’yla mutfağın ortasında dikilirken, Tyler’ın ne yapmış olduğunu anladım.
KORKUNÇ KIRIŞTIM.
Ve Marla’nın annesine neden çikolata gönderdiğini de anladım.
LÜTFEN YARDIM ET.
Marla, dedim, buzluğa bakmamalısın.
Marla “Ne yapmalıyım peki?” dedi.

“Hiç kırmızı et yemiyoruz” diyor Tyler Impala’nın içinde, ve tavuk yağı sabunu sertleştirmez. “O zımbırtı” diyor Tyler, “bizi zengin ediyor. Kirayı o yağ sayesinde ödedik.”
Bunu Marla’ya söylemeliydin diyorum. Şimdi benim yaptığımı sanıyor.
“Ayrıştırma işlemi” diyor Tyler, “ iyi sabun yapmak için ihtiyacın olan kimyasal reaksiyondur. Tavuk yağı işe yaramaz, ya da çok tuzlu herhangi bir şeyin yağı.”
“Dinle,” diyor Tyler, “teslim etmemiz gereken bir siparişimiz var. Yapacağımız şey şu, Marla’nın annesine biraz çikolata göndereceğiz ve belki de biraz kek.”
Bunun artık işe yarayacağını zannetmiyorum.

Uzun lafın kısası, Marla buzluğa baktı. Tamam, başta biraz patırtı koptu. Onu durdurmaya çalıştım, elinde tuttuğu torba yere düştü ve içindekiler yerlere saçıldı. İkimizde kayıp yere düştük ve öğürerek ayağa kalktık. Marla’yı arkasından beline sarılıp tuttum, saçları yüzümü dövüyordu, kolları yanlarına sıkıca yapışmıştı ve tekrar tekrar bunu ben yapmadım diyordum. Ben değildim.
Ben yapmadım.
“Annem! Annemi kaynatıyorsun!”
Suratım arkasından kulağına yapışmış vaziyette, sabun yapmamız gerekiyordu diyorum. Pantolonlarımı yıkamamız gerekiyordu, kirayı ödememiz, gaz hattındaki sızıntıyı tamir etmemiz gerekiyordu. Ben değildim.
Tyler’dı.
Marla avazı çıktığı kadar bağırıyordu “Sen neden bahsediyorsun?” ve eteğinin içinde çırpınıp duruyordu. Kollarımda Marla’nın Hindistan işi baskılı eteği, kaygan zeminden kalkmaya çalışıyorum ve Marla altında donu, ayağında dolgu topuklu pabuçları ve üstünde köylü gömleği ile dolabın buzluğunu açmayı başarıyor ve içeride kolajen yatırım fonunun olmadığını görüyor.
Buzlukta iki adet eski pil var, hepsi bu.
“Nerede o?”
Geri geri emeklemeye başlıyorum, ellerim kayıyor, ayakkabılarım kayıyor ve kıçım yağla kaplı yer muşambasının üstünde, Marla ile buzdolabının önünden ileriye doğru temiz bir patika açıyor. Eteği yüzüme tutuyorum, böylece ona söylerken Marla’nın yüzünü görmüyor olacağım.
Gerçeği.
Sabun yaptık. Ondan. Marla’nın annesinden.
“Sabun mu?”
Sabun. Yağı kaynatırsın. Kül suyu ile karıştırırsın. Sabun elde edersin.
Marla bağırmaya başlayınca, eteği suratına fırlatıp, kaçıyorum. Kayıyorum. Kaçıyorum.
Birinci katın çevresinde, peşimde Marla koşturup duruyoruz, köşelerde kayıyoruz, dengemizi bulabilmek için pencerelerin kasalarına tutunuyoruz. Kayıyoruz.
Duvar kağıtlarındaki çiçeklerin üstünde yağlı pis el izlerimizi ve yerin kirini bırakıyoruz. Yerdeki tahta kaplamanın üstüne düşüyoruz, kayıyoruz, sonra tekrar ayağa kalkıp, koşmaya devam ediyoruz.
Marla “Annemi kaynattın!” diye bağırıyor.
Annesini Tyler kaynattı.
Marla sürekli bağırıyor ve tırnakları sürekli olarak sırtıma darbe yapıyor.
Annesini Tyler kaynattı.
“Sen annemi kaynattın!”
Ön kapı hala açıktı.
Sonra ön kapıdan fırladım, Marla hala arkamda bağırıyordu. Ayaklarım beton zeminde kaymıyordu ve koşmaya devam ettim. Ta ki Tyler’ı, yada Tyler beni bulana kadar ve ona olanları anlattım.

Elimizde biralar Tyler’la arabanın içine yayılıyoruz, Tyler arka koltuğa geçiyor, ben önde kalıyorum. Şu anda Marla hala evde duvarlara magazinleri fırlatıp, benim ne kadar aşağılık ve canavar ruhlu, iki yüzlü, kapitalist kıçı yalayan bir piç olduğumu bağırıyor olabilir. Marla ile aramda ki gecenin uzunluğu bana böcekleri, melanomaları ve et yiyen virüsleri takdim ediyor. Ama şu anda bulunduğum yer o kadar da kötü değil.
“Bir insana yıldırım çarptığında” diyor Tyler, “kafası için için yanan bir beysbol topuna dönüşür ve fermuarı kaynaklanmış gibi bir daha açılmamak üzere kapanır.”
Bu gece dibe vurduk mu diye soruyorum.
Tyler geriye yaslanıp soruyor “ Eğer Marilyn Monroe yaşıyor olsaydı, ne yapıyor olurdu?”
İyi geceler diyorum.
Başlık ince şeritler halinde tavandan sarkıyor ve Tyler “kefenin başlığını yırtmaya çalışıyor olurdu” diyor.

12

Patronum, dudakları kenetlenmiş ve incelmiş, yüzündeki küçük gülümseme ile masama oldukça yakın bir mesafede durmuş, kasıkları dirseğime değiyor. Yazmakta olduğum bir geri alım kampanyasının kapak sayfasından başımı kaldırıp bakıyorum. Bu yazılar hep aynı şekilde başlar:

“Bu ihtar size Ulusal Motorlu Araçlar Güvenlik Kanununun gereklerine bağlı olarak gönderilmiştir. Aracınızda bir hata meydana geldiğini tespit etmiş bulunuyoruz….”
Bu hafta yükümlülük formülünü uyguladığım zaman, ilk kez A çarpı B çarpı C, geri alım maliyetinden yüksek çıktı.

Bu hafta, sileceklerin ucundaki kauçuğu tutan plastik klips hatalıydı. Basit bir durum. Sadece iki yüz araç etkilenmişti. İşçi giderlerinin yanında neredeyse hiçbir şey.

Geçen hafta durum daha tipikti. Geçen hafta konu, derinin bilinen ucubik bir madde, sentetik bir Nirret veya hala üçüncü dünya ülkelerinde güneş yağı olarak kullanılan yasal olmayan herhangi bir madde ile sertleştirilmesi söz konusu idi. Öyle güçlü bir maddeydi ki, hamile bir kadının cenininde doğum hatalarına yol açabilirdi. Ama geçen hafta Ulaştırma Bakanlığını arayan hiç kimse olmadı. Hiç kimse geri alım kampanyası talebinde bulunmadı.

Bu yeni deri, işçi giderleriyle çarpılıp, sonrada idari giderlerle çarpıldığında, ilk çeyrek dönem karımızın üstünde bir rakama tekabül etmekteydi. Eğer herhangi bir kimse hatamızın farkına varsa, bir çok ızdırap çeken aileye gerekli parayı öderdik, ve buna rağmen altı bin beş yüz aracın deri iç kaplamalarını yenilemek için gerekli olacak maliyetin yanına bile yaklaşamazdık.
Ama bu hafta, bir geri alım kampanyası yapıyorduk. Ve bu hafta uykusuzluk hastalığım geri gelmişti. Uykusuzluk, ve bütün dünya durup, mezarımın üstünde boşalmaya karar vermişti.
Patronum gri kravatını takmış, bugün günlerden Salı olmalı.
Patronum masama bir kağıt getirmişti ve bir şey arayıp aramadığımı soruyordu. Bu kağıt fotokopi makinesinde kalmış diyor ve okumaya başlıyor:
“Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.”
Gözleri kağıdın bir ucundan diğer ucuna gidiyor ve kıkırdıyor.
“Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.”

Tyler’ın kelimelerinin patronumun ağzından çıkışını duyuyordum, orta yaşı geçmiş, aile fotoğrafı masasının üstünde duran ve erken emeklilik ile Arizona çölünün bir yerinde karavan parkında geçirilecek kışları hayal eden Bay Patronum. Fazla beyazlatılmış gömlekleriyle, her Salı öğle yemeğinden sonra saçını kestirmek için randevusunu bekleyen patronum, bana bakıp, konuşmaya devam ediyor:
“Umarım bu kağıt senin değildir.”
Ben Joe’nun Kanı Kaynayan Öfkesiyim.

Tyler benden dövüş kulübü kurallarını bilgisayarda yazmamı ve onun için on kopya yapmamı istemişti. Dokuz değil, on bir değil. On tane demişti Tyler. Uykusuzluk başladığı için, üç günden beri uyuyabildiğim bir zaman hatırlamıyorum. Bu benim daktilo ettiğim orijinal olmalı. On kopya yaptım ve orijinali fotokopi makinesinde unuttum. Fotokopi makinesinin paparazzi flaşı suratımda patlıyor. Uykusuzluğun vermiş olduğu uzaklık, kopyanın, kopyasının, kopyası. Hiçbir şeye dokunamazsın, hiçbir şey de sana dokunamaz.
Patronum okumaya devam ediyor:
“Dövüş kulübünün üçüncü kuralı, bir dövüşte iki kişi karşılaşır.”
İkimizde gözlerimizi kırpmıyoruz.
Patronum devam ediyor:
“Bir seferde, sadece bir dövüş.”
Eğer şimdi uyumuyorsam, üç gündür hiç uyumadım. Patronum kağıdı burnumun altında sallıyor. Nedir bu diyor. Şirketin çalışma saatinde oynadığım minik bir oyun mu? Bana, dikkatimi tam olarak işime vermem için para ödeniyor, küçük savaş oyunlarıyla vaktimi boşa harcamam için değil. Fotokopi makinesini boşa kullanmam için maaş vermiyorlar bana.
Nedir bu? Kağıdı burnumun altında sallıyor. Şirketin vaktini küçük bir fantezi dünyasında harcayan bir memur ile ne yapabileceğini bana soruyor. Eğer onun yerinde olsam, ben ne yapardım?
Ne yapardım?
Yanağımdaki delik, gözümün etrafındaki mavi-siyah şişlik ve elimin üstünde şişmiş bir yara olan Tyler’ın öpücüğü kopyanın, kopyasının, kopyası.
Spekülasyon.
Neden Tyler dövüş kulübü kurallarından on kopya istemişti?
Hint ineği.
Yapacağım şu olurdu, diyorum, bu kağıt ile ilgili kiminle konuştuğuma çok dikkat ederdim.
Bunu tehlikeli psikopat bir katil yazmış gibi görünüyor, ve bu bastırılmış şizofren çalışma gününün herhangi bir dakikasında sınırını aşıp, elinde gaz ateşlemeli, yarı otomatik Armelite AR-180 tüfekle ofis ofis dolaşıyor olabilir.
Patronum sadece bana bakıyor.
Herif, diyorum, incecik dosyası ile her gece muhtemelen evinde oturup, listesini yaptığı etrafındaki herkesin yanına bir çarpı işareti koyuyordur. Böylelikle bir sabah işe gelip de, dırdırcı, etkisiz, işe yaramaz, zırlayan, yalaka ve yumuşak kıçlı patronuna nişan aldığında ve o atış, domdom kurşununun içinde çiçek açtırması gibi, kokuşmuş bağırsaklarından girip, omurgana bir yol açabilir.
Patronum kağıdı burnumun dibinden çekiyor.
Durma diyorum, okumaya devam et.
Gerçekten çok etkileyici diyorum. Tamamen hasta bir beynin işi bu.
Gülümsüyorum. Yanağımdaki kıç deliği görünümlü deliğin etrafı, köpeklerin dişeti gibi mavi-siyah görünüyor. Gözlerimin etrafındaki şişlikten dolayı cildim gerilmiş durumda ve cilalanmış gibi duruyor.
Patronum bakıyor öylece.
Sana yardım edeyim diyorum.
Dövüş kulübünün dördüncü kuralı bir kerede bir dövüş olmasıdır diyorum.
Patronum bir kağıda, bir bana bakıyor.
Beşinci kural dövüşlerde ayakkabı ve gömlek olmaması diyorum.
Patronum bir kağıda, bir bana bakıyor.
Belki de bu ruh hastası manyak bir Eagle Apache tüfeği kullanıyordur diyorum, çünkü bu silahın otuz atışlık haznesi vardır ve sadece dört kilo ağırlığındadır. Armelite tüfek sadece beş kez atış yapar. Otuz atışla ruh hastası manyak kahramanımız sadece maun sıra uzunluğunda bir mesafe kat edip, bütün başkan yardımcılarını gebertir, her bir direktör için de bir fişek arttırır.
Tyler’ın sözleri ağzımdan dökülüyor. Bir zamanlar çok iyi bir insandım.
Patronuma sadece bakıyorum. Patronumun mavi, açık mavi peygamber çiçeği renginde gözleri var.
J&R yarı otomatik tüfeğin de otuz atışlık haznesi var ve sadece üç kilo ağırlığında.
Patronum bana bakıyor.
Bu korkunç diyorum. Belki de yıllardır tanıdığı biri. Belki de bu herif, patronumla ilgili her şeyi biliyor, nerede yaşadığını, karısının nerede çalıştığını ve çocuklarının okulunu.
Bu çok heyecanlandırıcı, ve aniden çok, gerçekten çok sıkıcı oluveriyor.
Peki ama Tyler neden Dövüş Kulübü kurallarının on kopyasını istemişti?
Doğum hatalarına sebep olan deri iç döşemeleri bildiğimi söylemek zorunda değilim. Satın alan aracı firmayı kandıracak kadar iyi görünen ama iki bin milden sonra bozulan sahte fren balatalarını biliyorum.
Fazla ısındığı için torpido gözündeki haritaları ateşe veren havalandırma reostası hakkında her şeyi biliyorum. Yakıt enjeksiyonunun geri ateşleme yapması yüzünden kaç kişinin canlı canlı yandığını biliyorum. Turbo şarjörler patladığı ve pervanesi radyatörden geçip, yolcu bölümüne fırladığı için bacakları dizden kopan insanlar gördüm. Olay mahalline gidip, yanmış arabaları ve BOZULMA SEBEBİ’nin “bilinmiyor” olarak kaydedildiği raporları gördüm.
Hayır, diyorum, o kağıt bana ait değil. Kağıdı iki parmağımın arasına alıp, elinden çekiyorum. Kağıdın kenarı elini kesmiş olmalı ki, elini hemen ağzına götürüyor, parmağını deli gibi emiyor, gözleri kocaman açılmış. Kağıdı top yapıp, masamın yanındaki çöp kutusuna fırlatıyorum.
Belki de, diyorum, bulduğun her küçük çöp parçasını bana getirmemelisin.

Pazar akşamı, Arta Kalan Erkekler Topluluğuna gidiyorum ve Trinity Piskoposluğu neredeyse bomboş. Sadece Koca Bob var ve ben her bir kasım içten ve dıştan çürümüş bir vaziyette olaya dahil oluyorum ama kalbim hala koşuşturuyor ve düşünceler kafamda kasırgalar gibi. Buna insomnia deniyor. Bütün gece düşünceler yayındaydı.
Bütün gece, düşünürsün: Uyuyor muyum? Uyudum mu?
Koca Bob’un kaslarla doldurulmuş ve sertlikten parlayan kolları tişörtünden uzanıyor. Gülüyor, beni gördüğüne çok sevinmiş.
Öldüğümü düşünmüş.
Evet, diyorum, ben de öyle sandım.
“İyi haberlerim var” diyor Koca Bob.
Millet nerede?
“İyi haber bu işte” diyor Koca Bob. “Grup dağıtıldı. Ben de uğrayan olursa durumu anlatmak için geliyorum buraya.”
Ucuzluk mağazalarından alınmış kanepelerden birine çöküyorum, gözlerim kapalı.
“Bir diğer iyi haber ise,” diyor Koca Bob, “artık yeni bir grup var, ama bu yeni grubun ilk kuralı, grup hakkında konuşmamak.”
Oh.
Koca Bob devam ediyor “İkinci kural ise, grup hakkında konuşmamak.”
Boku yedik. Gözlerimi açıyorum.
Sıçtık.
“Grubun adı dövüş kulübü,” diyor Koca Bob, “ve grup her Cuma gecesi şehirdeki kapalı bir garajda buluşuyor. Perşembe akşamları daha yakın bir garajda toplanan başka bir dövüş kulübü daha var.”
Bahsettiği bu iki yeri de bilmiyorum.
“Dövüş kulübünün ilk kuralı” diyor Koca Bob, “dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.”
Çarşamba, Perşembe ve Cuma akşamları Tyler makinistlik yapıyor. Geçen hafta ödeme koçanını gördüm.
“Dövüş kulübünün ikinci kuralı,” diyor Koca Bob, “dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.”
Cumartesi akşamı Tyler benimle dövüş kulübüne geliyor.
“Her dövüş için sadece iki kişi.”
Pazar sabahı dövülmüş vaziyette eve gelip, bütün öğleden sonra uyuyoruz.
“Her seferinde sadece bir dövüş, “ diyor Koca Bob.
Pazar ve Pazartesi akşamı, Tyler garsonluk yapıyor.
“Tişört ve ayakkabılar olmadan dövüşmek zorundasın”
Salı akşamı Tyler evde sabun yapıp, paketleyip, kargoya veriyor. Paper Sokağı Sabun Şirketi.
“Dövüşler devam etmesi gerektiği kadar sürer. Bu kurallar dövüş kulübünü icat eden adam tarafından konuldu.” diyor Koca Bob.
“Onu tanıyor musun?” diye soruyor Koca Bob.
“Ben hiç görmedim,” diyor Bob “ama herifin adı Tyler Durden.”
Paper Sokağı Sabun Şirketi.
Onu tanıyor muyum?
Bilmiyorum, diyorum.
Belki.