13

Regent Oteline vardığımda Marla, bornozla lobide bekliyordu. Beni işten arayıp, jimnastik, kütüphane, çamaşır yada iş çıkışı için ne halt planlıyorsam ekip, kendisini ziyaret etmemi istedi.
Marla’nın aramasının sebebi bu, çünkü benden nefret ediyor.
Kolajen yatırım fonuyla ilgili hiçbir şey söylemiyor.

Marla’nın söylemeye çalıştığı şey, ona bir kıyak yapıp yapamayacağımla ilgili. Öğleden sonra yatakta yatıyormuş. Marla, Meals on Wheels’in Marla’nın ölü komşularına teslim ettiği yemeklerle yaşıyor; Marla yemekleri komşularının yerine teslim alıyor ve onların uyuduğunu söylüyor.

Uzun lafın kısası, bugün öğleden sonra Marla yatakta yatıp, Meals on Wheels’in öğle vakti ile saat iki arası yapacağı teslimatı bekliyormuş. Marla’nın birkaç yıldır sağlık sigortası yokmuş, o yüzden vücuduna bakmayı bırakmış, fakat bu sabah vücuduna baktığında koltuk altında bir yumru keşfetmiş ve yumrunun etrafındaki şişlikler sert ve aynı zamanda da hassasmış ve sevdiği insanları korkutmak istemediği için onlara söyleyememiş ve eğer bu yumru önemli bir şey değilse doktora verecek parası da yokmuş ama biriyle konuşma ihtiyacı hissetmiş ve bu kişinin de koltuk altına bakması gerekiyormuş.

Marla’nın kahverengi gözlerinin tonu, ocakta ısıtılıp, sonra da soğuk suya atılan bir hayvan gibi. Buna volkanize, galvanize veya tavlanmış diyorlar.
Eğer yardım edip bakarsam, kolajen olayını affedeceğini söylüyor Marla.

Tyler’ı aramadığı, çünkü onu korkutmak istemediği gözümden kaçmıyor. Onun kitabında ben nötrüm, ona borçluyum.
Yukarı odasına çıkıyoruz ve Marla bana tabiatta yaşlı hayvanlar görmediğimizi çünkü yaşları ilerleyince hayvanların öldüğünü söylüyor. Hastalanırsa veya yavaşlarlarsa, daha güçlü hayvanlar onları öldürüyormuş. Hayvanlar yaşlanmıyorlarmış.

Yatağına uzanıyor, bornozunun kuşağını çözerken, kültürümüzün ölümü yanlış bir şey haline getirdiğini söylüyor. Yaşlanmış hayvanlar doğal olmayan istisnalar olmalı diyor.
Hilkat garibeleri.
Kolejdeyken bir siğilimin olduğunu söylüyorum, bu arada Marla’nın bedeni soğuk ama terliyor. Penisimin üstünde, ama ona yarak diyorum. Aldırmak için tıp fakültesine gittiğimi söylüyorum. Siğili. Daha sonra olayı babama anlatmıştım. Babam gülüp, salak olduğumu çünkü bu tür siğillerin, doğanın Fransız usulü gıdıklaması olduğunu söylemişti. Kadınlar bunlara bayılırmış ve Tanrı bana kıyak yapıyormuş.
Ellerim dışarısı yüzünden hala soğuk vaziyette Marla’nın yanına çöküp, Marla’nın soğuk tenini hissederken, parmaklarımın arasında Marla’nın her bir santimini ovuştururken, Marla Tanrının Fransız usulü gıdıklaması olan bu siğillerin, kadınlarda rahim kanserine yol açtığını söylüyor.

Tıp fakültesindeki muayenehanede bir tıp fakültesi öğrencisi aletime bir kutu sıvı nitrojen sıkmıştı ve diğer sekiz tıp öğrencisi de bunu izlemişti. Eğer özel sağlık sigortanız yoksa, başınıza gelecek olan budur. Onlar sadece yarağa, penis diyorlardı ve siz ne derseniz deyin, sıvı nitrojen sıkıldığında, kül suyu ile yakılmış gibi çok acıyordu.
Parmaklarımla gezinmeyi durdurana kadar Marla buna gülüyor. Bir şey bulduğumu düşünüyor olmalı.

Nefes almayı bırakıyor ve midesi davul gibi geriliyor ve kalbi, iyice gerilmiş davul derisinin altından atar gibi çarpıyor. Ama hayır, sadece konuştuğum için durdum, durdum çünkü bir dakikalığına ikimizde Marla’nın odasında değildik. Yıllar önceki tıp fakültesinin muayenehanesindeydik, yapışkan kağıdın üstünde oturuyorduk ve aletim sıvı nitrojen yüzünden alev almışken, bir tıp öğrencisi çıplak ayaklarıma bakıp, odayı iki büyük adımda terk etmişti. Öğrenci, üç gerçek doktorla birlikte geri geldi ve doktorlar adamı sıvı nitrojen ile birlikte bir tarafa ittiler.
Gerçek doktorlardan bir tanesi çıplak sağ ayağımı yakaladı ve diğer gerçek doktorların yüzüne doğru kaldırdı. Üçü ayağımı evirip çevirip, Polaroid resimlerini çektiler ve Tanrının bir lütfü olarak yarısı donmuş ve yarı giyinik olan bedenim hiç varolmamış gibi görünüyordu resimlerde. Sadece ayağım vardı ve geri kalan tıp öğrencileri görebilmek için yaklaştılar.
“Bu kırmızı leke ne kadar zamandır ayağınızda var?” diye sordu bir doktor.

Doğum lekemi kastediyordu. Sağ ayağımda bir doğum lekesi vardı ve babam lekenin koyu kırmızı Avustralya ve yanında küçük Yeni Zelanda gibi göründüğünü söylerdi. Onlara bunu söyledim ve bütün heyecan söndü. Aletim eriyordu. Nitrojenli öğrenci hariç herkes dışarı çıktı, muhtemelen o da dışarı çıkacaktı ama hayal kırıklığına uğramıştı ve aleti kafasından tutup, kendine doğru çekerken hiç gözlerime bakmadı. Siğilden geriye kalan şeyin üstüne biraz daha sprey püskürttü. Gözlerinizi kapayıp, aletinizin yüzlerce mil uzakta olduğunu hayal etseniz bile, hala acı veren bir histi bu.
Marla elime ve Tyler’ın öpücüğünün bıraktığı yara izine baktı.

Tıp öğrencisine, buralarda pek fazla doğum lekesi görmüyor olmalısınız dedim.
Konu bu değildi. Öğrenci, herkesin o lekeyi kanser sandığını söyledi. Genç erkeklerde görülen yeni bir kanser türü varmış. Ayaklarda veya bileklerde kırmızı lekeler ortaya çıkıyormuş. Lekeler kaybolmadığı gibi, bir süre sonra tüm vücudu sarıp, öldürüyormuş.
Öğrenci, doktorların ve diğerlerinin çok heyecanlandığını çünkü bende bu yeni kanserden olduğunu sandıklarını söyledi. Henüz çok az insanda vardı ama hızla yayılıyordu.
Bu yıllar önceydi.
Marla’ya kanserin böyle bir şey olduğunu söylüyorum. Hatalar olacaktı ve belki de önemli olan vücudun küçük bir bölümünün arıza yapma olasılığı yüzünden, bir insanın kendini tamamen unutmaması gerektiğiydi.

“Olasılık.” diyordu Marla.

Nitrojenli öğrenci işini bitirdikten sonra bana siğilin birkaç gün içinde düşeceğini söyledi. Yapışkanlı kağıdın üstünde, çıplak kıçımın yanında, kimsenin istemediği çıplak ayağımın Polaroid resmi duruyordu. Resmi alabilir miyim diye sordum.
Resim hala odamda, bir aynanın köşesine sıkıştırılmış vaziyette duruyor. Her sabah işe gitmeden önce aynanın önünde saçlarımı tarıyorum ve bir zamanlar on dakikalığına nasıl kanser olduğumu hatırlıyorum, kanserden de beterdi.

Marla’ya buzun neredeyse altı inç kalınlıkta olmasına rağmen, büyükbabamla ilk kez kayak yapmadığımız Şükran Gününü anlatıyorum. Büyükannem ömrü boyunca sahip olduğu şu kötü görünümlü lekeleri örtmek için alnına yada kollarına hep yuvarlak bandajlar yapıştırırdı. Ya püsküllü kenarlarıyla bandajlar kaplı olurdu vücudu yada lekelerin kahverengiden, mavi viye siyaha dönüşünü görürdük.
Büyükannem son kez hastaneden çıktığında büyükbabam onun bavulunu taşıyordu ve bavul öyle ağırdı ki, vücudunun orantısının bozulduğunu hissettiğinden dert yanıyordu. Fransız-Kanada asıllı büyükannem öylesine namusluydu ki, insan içine mayo ile asla çıkmaz, banyoda çıkardığı seslerin duyulmaması için her zaman küvet musluğunu açardı. Göğsü alındıktan sonra Lourdesimizin Leydisi Hastanesinden taburcu olurken büyükannem, büyükbabama sormuştu: “Vücudunun orantısının bozulduğunu mu hissediyorsun?”
Hayatının hikayesini özetleyen büyükbabama göre hayat, büyükannem, kanser, evlilikleri ve benim hayatımdı. Bunu her söyleyişinde gülerdi.
Ama Marla gülmüyordu. Onu ısıtabilmek için güldürmeye çalışıyordum. Kolajen olayı için beni affetmesini istiyordum. Benim bulabileceğim bir şey olmadığını söylemek istiyordum Marla’ya. Bu sabah bir şey bulduysa bile, bu bir hataydı. Bir doğum lekesi gibi.
Marla’nın elinin üstünde Tyler’ın öpücüğünün yarası var.

Marla’yı güldürmek istiyorum çünkü ona, Chloe’ye son sarılışımı anlatmak istemiyorum, saçsız Chloe, sarı cilaya batırılmış bir iskelet olan Chloe, kabak kafasına ipek bir eşarp bağlamış. Sonsuza kadar ortadan yok olmadan önce Chloe’ye son bir kez sarılmıştım. Ona korsana benzediğini söylemiştim, o da gülmüştü. Bense, plaja gittiğimde, sağ ayağımı altıma alıp öyle oturuyordum. Veya Avustralya ve Yeni Zelanda’yı kuma gömüyordum. İnsanların ayağımı göreceğinden ve onların beyinlerine ölmeye başlayacağımdan korkuyordum. Bende olmayan kanser şimdi her yerde. Tabi bunu Marla’ya söylemiyorum.

Sevdiğimiz insanlar hakkında bilmek istemeyeceğimiz o kadar çok şey var ki..

Onu ısıtmak için, güldürebilmek için, Marla’ya yakışıklı ve başarılı bir morgcuyla evlenen Dear Abby’deki33 kadını anlatıyorum. Gerdek gecesinde adam kadını, derisi donana kadar buz dolu bir küvete yatırmış, sonra da yatakta hiç kımıldamadan yatmasını sağlamış ve kadının soğuk, hareketsiz vücuduyla cinsel ilişkiye girmiş.
İşin komik olan tarafı ise, kadının bunu on sene boyunca yapmış olması ve on seneden sonra Dear Abby’e yazıp bunda bir gariplik olup olmadığını sormasıydı.

14

Destek gruplarını sevmemin sebebi buydu işte, insanlar senin ölüyor olduğunu bildiklerinde, dikkatlerini tam olarak veriyorlardı.
Bu seni görebilecekleri son seferse eğer, gerçekten bakıyorlardı. Çek defterlerinin bakiyesi, radyo şarkıları ve kuş yuvası gibi saçları ile ilgili tüm düşünceler pencereden uçup gidiyordu.
Bütün dikkatlerini sana veriyorlardı.

Konuşma sırasının kendilerine gelmesini beklemek yerine dinliyorlardı.
Ve konuştuklarında hikaye anlatmıyorlardı. İki kişi konuştuğunda, bir şey inşa ediliyordu, ve sonrasında iki kişi de öncesine göre değişmiş oluyordu.
Marla ilk yumruyu bulduktan sonra destek gruplarına katılmaya başlamıştı.

İkinci yumruyu bulduğumuz günün ertesi sabahı Marla, iki bacağı bir çorabın içinde mutfağa daldı ve “Bak, ben denizkızıyım” dedi.
“Bunun , erkelerin tuvalete ters oturup, motosiklete biniyormuş gibi yapmalarıyla hiç ilgisi yok, bu son derece özgün bir kaza.” diye devam etti.
İlk yumru Marla ile Arta Kalan Erkekler Topluluğunda karşılaşmamızdan önce çıkmıştı, şimdi de ikincisi peydahlanmıştı.
Bilmeniz gereken şey şu; Marla hala hayatta. Bana söylediğine göre Marla’nın hayat felsefesi, her an ölebilecek olması. Hayatının trajedisi ise ölmüyor olması.
Marla ilk yumruyu bulunca, kucaklarına kıvrılmış veya ayaklarının dibinde yatan, yumuşak oyuncak bebek görünümlü çocuklarıyla bekleme odasının üç kenarına sıralanmış olan koltuklara çöreklenmiş bostan korkuluğu annelerle dolu bir kliniğe gitmişti. Çocukların gözleri, bayatlayıp bozulmuş portakal veya muz gibi çökmüş ve mordu ve anneleri onların, kafa derisinin mayalanıp enfeksiyon kapması sonucu oluşmuş kepekli, karmakarışık saçlarını kaşıyordu. Klinikteki herkesin dişleri ince suratlarında öyle büyük duruyordu ki, dişlerin, her şeyi öğütebilmek için insanın derisinden çıkan kemik parçaları olduğu görülüyordu.
Sağlık sigortan yoksa, kendini böyle yerlerde buluverirsin.
Bir sürü ibne çocuk sahibi olmak istemişti ve şimdi çocuklar hastaydı ve anneler ölüyordu, babalar ölmüştü bile, çiş ve sirke yüzünden kusmuk kokan hastanede otururken, hemşire her anneye ne kadar süredir hasta olduğunu, kaç kilo kaybettiğini, çocuğunun yaşayan bir aile ferdi veya velisi olup olmadığını soruyordu ve kimse daha fazlasını bilmiyorken Marla karar verdi.
Eğer ölecekse bunu bilmek istemiyordu.
Kliniğin köşesinden, şehir çamaşırhanesine yürüdü ve kurutuculardaki bütün kot pantolonları çaldı ve kot başına on beş papel ödeyen bir satıcıya gitti. Sonra da kendine kaçmayan cinsten iyi bir külotlu çorap aldı.

“Şu iyi cins olan çoraplar” diyordu Marla, “kaçmasa bile tüyleniyorlar.”
Hiçbir şey kalıcı değil. Her şey yıkılıyor.

Diğer insan kıç mendillerinin etrafında olmak daha kolay olduğu için, destek gruplarına gitmeye başlamıştı Marla. Herkesin yanlış olan bir durumu vardı. Ve bir süreliğine, kalbi atmıyormuş gibi olmuştu.
Marla, ücreti önceden ödenmiş cenaze töreni planları yapan bir cenaze evinde iş bulmuştu. Cenaze evinin sergi salonundan bazen şişko adamlar ama çoğunlukla şişko kadınlar ellerinde yumurtalık büyüklüğünde krematoryum kavanozuyla çıkarlardı ve Marla girişteki masasında siyah ve toplu saçları, tüylenmiş ince çorabı, göğsündeki yumru ve kaderiyle oturur, “Bayan, kendinizi kandırmayın. O elinizdeki küçücük kavanoza sizin yanmış kafanızın küllerini bile sığdıramayız. Lütfen gidip bowling topu büyüklüğünde bir kavanoz alın.” derdi.
Marla’nın kalbi benim yüzüm gibiydi. Dünyanın artığı ve çöpü. Kimsenin tekrar dönüştürerek kullanılır hale getirmek için uğraşmayacağı tüketim sonrası insan kıçı mendili.
Marla’nın anlattığına göre destek grupları ile klinik arasında ölmüş olan bir sürü insanla tanışmıştı. Bu insanlar ölmüş ve öte tarafa geçmişlerdi ve geceleri Marla’ya telefon ediyorlardı. Marla barlara gidiyordu, barmenin adını seslendiğini duyuyordu ama telefonu kulağına götürdüğünde hat kapanmış oluyordu.
Zamanında bunun dibe vuruş olduğunu sanmıştı.
“İnsan yirmi dört yaşındayken” diyordu, “daha ne kadar düşebileceğini tahmin bile edemiyor. Ama ben çabuk öğrendim.”
Marla ilk kez krematoryum kavanozu doldururken maske takmamıştı ve sonra burnunu temizlerken, Bay Bilmemkimin siyah kalıntıları mendilin üstüne yapışmıştı.
Paper Sokağındaki evde telefon bir kere çaldığında cevap verince hat kesilmiş oluyordu ve arayanın Marla’ya ulaşmaya çalışan biri olduğunu biliyorduk. Bu olay tahmin edebileceğinizden çok daha fazla tekrarlanmıştı.

Apartman dairemin havaya uçması ile ilgili olarak bir dedektif Paper Sokağındaki evi aramaya başlamıştı ve Tyler göğsünü omzuma dayamış vaziyette kulağıma fısıldıyordu, telefonu öbür kulağıma koymuştum ve dedektif ev yapımı dinamit yapabilecek birini tanıyıp tanımadığımı soruyordu.
“Trajedi ve ölüm karşısında” Tyler kulağıma fısıldıyordu, “felaketler benim gelişmemin doğal bir parçasıdır.”
Dairemi havaya uçuran şeyin buzdolabı olduğunu söyledim dedektife.
“Fiziksel güç ve mal varlığı ile bağlarımı koparıyorum” Tyler fısıldamaya devam ediyordu “çünkü ancak kendimi yok edersem, ruhumun daha büyük gücünü keşfedebilirim.”
Dedektif dinamitin saf olmadığını, dairede amonyum oksalat ve potasyum perklorür artıkları bulunduğunu, ki bunun bombanın ev yapımı olduğu anlamına gelebileceğini, ve ön kapıdaki kilit dilinin kırıldığını söyledi.

O gece Washington D.C.’deydim dedim.
Dedektif telefonda, birilerinin kapının kilidine bir kutu Freon spreyi sıktığını, sonra da silindiri kırmak için soğuk keski ile kilide vurduklarını anlattı. Suçlular bisikletleri de böyle çalıyorlardı.
“Sahip olduklarımı yok eden kurtarıcı, ruhumu korumak için savaşıyor. Önüme çıkan servetleri temizleyen öğretici beni özgürlüğe kavuşturacak” dedi Tyler.
Dedektif, ev yapımı dinamiti koyan kişinin, patlamadan günler önce gazı açıp, fırındaki pilot çakmakları da kapatmış olabileceğini söyledi. Gaz sadece olayı tetiklemişti. Buzdolabının altındaki kompresöre ulaşıp, kompresörün elektrik motorunun patlamayı ateşlemesinden önce, gazın bütün daireyi doldurması için günler geçmiş olmalıydı.
Tyler “Ona, evet ben yaptım de. Her şeyi ben patlattım. Duymak istediği şey bu.” dedi.
Dedektife, hayır dedim, gazı açık bırakmadım ve sonra da şehri terk ettim. Hayatımı seviyordum. O daireyi seviyordum. Bütün mobilyaları seviyordum. Benim bütün hayatım buydu. Her şey, lambalar, koltuklar, halılar bendim. Evdeki bitkiler bendim. Televizyon bendim. Havaya uçuran bendim. Bunu görmediniz mi?
Dedektif şehirden ayrılmamamı söyledi.

15

Bay Majesteleri, bay ulusal birleşmiş makinistler ve bağımsız sinema işletmecileri birliğinin yerel bölümü başkanı henüz oturmuştu.
İnsanoğlunun istismar ettiği her şeyin altında, arkasında ve içinde korkunç bir şey gelişiyordu.
Hiçbir şey kalıcı değil.
Her şey yıkılıyor.
Bunu biliyorum, çünkü Tyler bunu biliyor.
Tyler üç yıldır bir sinemalar zinciri için film kesme ve yapıştırma işi yapıyordu. Bir film, metal bir kasanın içinde altı veya yedi küçük makaralar halinde seyahat eder. Tyler’ın görevi, bu küçük makaraları, kendinden dişli ve geri sarmalı projektörlere uygun hale getirmek için birleştirip, tek bir makara yapmaktı. Üç yıldan sonra Tyler, her birinde en az üç salon olan yedi sinemada her hafta yeni filmler için yüzlerce makara kesip biçmişti.
Ama ne yazık ki birlik, daha fazla kendinden dişli ve geri sarmalı projektör alıp, Tyler’a olan ihtiyacı ortadan kaldırmıştı. Bay bölüm başkanı küçük bir görüşme için Tyler’ı aramak durumunda kalmıştı.
İş sıkıcıydı ve maaş boktandı, ve birleşmiş bağımsız makinistler birliği ve birleşmiş sinemalar birliği başkanı, bölümün ona attığı bu diplomatik kazığın aslında Tyler’a yaptığı bir iyilik olduğunu söylüyordu.
Bunu bir reddediş olarak düşünmemeliydi. Daha çok küçülme olarak düşünmeliydi.
Bay bölüm başkanı “Başarımızdaki katkını takdir ediyoruz” derken kıçından sallıyordu.
Hiç sorun değil diyordu Tyler ve sırıtıyordu. Birlik her ay maaş çekini yolladığı sürece, çenesini kapayabilirdi.
“Bunu erken emeklilik olarak düşün, tabi emekli maaşı ile birlikte” dedi Tyler.
Tyler yüzlerce fimle uğraşmıştı.
Filmler gösterildikten sonra dağıtımcı firmaya geri dönüyordu. Sonra tekrar yayınlananlar oluyordu. Komedi. Drama. Müzikal. Duygusal. Macera.
Tyler’ın tek karelik pornografik görüntüleriyle birleştirilmiş filmler.
Sapıklık. Ağza alma. Oral seks. Kölelik.
Tyler’ın kaybedecek hiçbir şeyi yoktu.
Tyler kimsenin önemsemediği bir piyondu, onun bunun artığıydı.

Tyler’ın, Pressman Oteli’nin müdürüne söylemem için bana prova ettirdiği şey de buydu.
Pressman Otelindeki diğer işinde de Tyler önemli biri değildi. Ölü veya diri olması kimsenin umurunda değildi ve bu his kesinlikle karşılıklıydı. Güvenlik görevlileri kapının dışında beklerken, otel müdürünün odasında benden söylememi istediği şey buydu.
Tyler’la o gece geç saate kadar oturup, her şey sona erdikten sonra hikayelerimizi anlatmıştık.
Tyler makinistler birliğine gittikten hemen sonra, beni de Pressman otelinin müdürüne gitmek ve onunla yüzleşmek zorunda bırakmıştı.
Gün geçtikçe Tyler’la ikiz kardeşler gibi birbirimize benzemeye başlamıştık. İkimizin de elmacık kemikleri çürümüş, tenimiz hafızasını kaybetmişti ve dayak yedikten sonra nereye geri dönmemiz gerektiğini unutmuştuk.
Benim yaralarım dövüş kulübünden kalmaydı, Tyler’ın yüzünüyse makinistler birliği başkanı yamultmuştu. Tyler birliğin ofisinden emekleyerek çıkarken, ben de Pressman Otelinin müdürünü görmeye gitmiştim.
Pressman Otelinin müdürünün odasında oturdum.
Ben Joe’nun Sırıtan İntikamıyım.
Otel müdürünün ilk söylediği şey sadece üç dakikamın olduğuydu. İlk otuz saniye, çorbaların içine işediğimi, creme brulees’lerin üstüne osurduğumu, hindiba sotesine sümkürdüğümü ve bundan sonra ortalama haftalık maaşım artı bahşişlerime denk gelen miktarda bir çekin her hafta tarafıma gönderilmesini istediğimi söyledim. Karşılığında, bundan sonra işe gelmeyeceğimi ve gazetelere veya kamu sağlığı yetkililerine gidip, karmakarışık, gözü yaşlı itiraflarda bulunmayacağımı söyledim.
Manşetler:
Üzgün Garson Yemeklere Pislik Karıştırdığını Kabul Etti.
Kesinlikle hapse girme ihtimalim de var dedim. Beni asıp, taşaklarımı ezip, sokaklarda sürükleyip, derimi yüzüp, kül suyu ile yakabilirler, ama Pressman Oteli de bundan böyle dünyanın en zengin insanlarının çiş yediği otel olarak bilinir.
Tyler’ın sözleri ağzımdan dökülüyordu.
Bir zamanlar işte öyle iyi bir insandım ben.

Makinistler birliğinin ofisinde Tyler, birlik başkanı suratını yamulttuktan sonra gülmüştü. Adamın attığı yumruk Tyler’ı oturduğu yerden fırlatıp, duvara yapıştırmıştı ve Tyler oturduğu yerde gülüyordu.
“Devam et, ama beni öldüremezsin” derken Tyler gülüyordu. “Seni sikilmiş geri zekalı. Bayıltana kadar döv beni ama beni öldüremezsin.”
Kaybedecek çok şeyin var.
Benim ise hiçbir şeyim yok.
Senin her şeyin var.
Durma, mideme çalış. Suratıma bir yumruk daha at. Dişlerimi dök ama o maaş çeklerini göndermeye devam et. Kaburgalarımı kır, ama eğer bir haftalık çekimi unutursan, her şeyi açıklarım, ve birliğinle birlikte bütün sinema sahiplerinin, film dağıtım şirketlerinin ve Bambi çizgi filminde sertleşmiş bir alet gören çocuğun annesinin açtığı davalara koşar durursunuz.
“Ben önemsizim” demişti Tyler. “Sana ve bu sikilmiş dünyaya göre ben bir hiçim, bokum, deliyim.” demişti Tyler birlik başkanına. “Nerede yaşadığım veya neler hissettiğim senin umurunda değil. Yada ne yediğim, çocuklarımı nasıl beslediğim, hastalandığım zaman doktora nasıl para ödediğim senin umurunda değil, ve evet ben aptalım, sıkıldım ve güçsüzüm, ama kesinlikle hala senin sorumluluğunum.”

Pressman Otelinde otururken, dövüş kulübünden kalma dudaklarım hala on parçaya bölünmüş vaziyetteydi. Pressman Otelinin müdürüne bakan yanağımdaki göt deliği gayet ikna ediciydi.
Temel olarak, Tyler’ın söylediği sözlerin aynısını söyledim.

Birlik başkanı Tyler’ı yere indirdikten sonra, bay başkan Tyler’ın karşılık vermediğini görmüştü, hiç bir zaman ihtiyacı olmayacak kadar büyük Cadillac-vari saygıdeğer vücuduyla gerileyip, saygıdeğer tamponunu Tyler’ın kaburgalarına indirmişti ve Tyler gülüyordu. Tyler top gibi yuvarlandıktan sonra, majesteleri bu defa tamponunu Tyler’ın karaciğerine indirmişti ama Tyler hala gülüyordu.
“Çıkar onu dışarı” demişti Tyler. “Güven bana. Kendini çok daha iyi hissedeceksin. Harika hissedeceksin.”

Pressman Otelinin ofisinde, otel müdürüne telefonu kullanabilir miyim dedim ve bir gazetenin şehir masasını aradım. Otel müdürü beni izlerken, şöyle dedim:
Merhaba, politik bir protestonun parçası olarak insanlığa karşı korkunç bir suç işledim. Hizmet endüstrisi işçilerinin sömürülmesini protesto ediyordum.
Hapse girersem, çorbayla vakit harcayan dengesiz bir amele olmayacaktım. Bunun kahramanca bir tarafı olacaktı.
Robin Hood Garson Şampiyonluk Fukarası.
Bu sadece bir otel ve bir garsondan ibaret bir olaydan çok daha fazlası olacaktı.
Pressman Otelinin müdürü gayet nazik bir şekilde ahizeyi elimden aldı. Benim artık burada çalışmamı istemediğini söyledi, en azından bu görünüşle.
Müdürün masasının başında dikiliyordum, ve “ne?” dedim.
Bu fikri beğenmedin mi yoksa?
Hiç geri çekilmeden, müdüre bakmaya devam ederken, yumruğumu sıkıp, kolumun ucundaki merkezkaç kuvvetiyle sallıyorum ve burnumun içindeki çatlamış yaralardan kan fışkırıyor.
Hiç sebep yokken, Tyler’la ilk dövüşümüzü yaptığımız geceyi hatırlıyorum. Bana bütün gücünle vurmanı istiyorum.
Gerçi bu o kadar da sert bir yumruk değil. Kendime tekrar vuruyorum. Akan kan iyi görünüyor ama bununla yetinmeyip kendimi duvara çarpıyorum, bir gürültü patlıyor ve duvarda asılı duran tablo kırılıyor.
Kırılan cam, çerçeve, çiçek resmi ve kan benimle birlikte yere saçılıyor. Yaptıklarım fazlasıyla ahmakça görünüyor. Kan halıya dökülmeye başlıyor ve uzanıp otel müdürünün masasına kanlı dev el izlerimi bırakıyorum ve lütfen diyorum, lütfen bana yardım et, ama kıkırdamaya başlıyorum.
Bana yardım et, lütfen.
Lütfen bana bir daha vurma.
Kendimi yere atıyorum ve halı kanımla boyanıyor. Söyleyeceğim ilk kelime lütfen. Dudaklarımı kilitliyorum. Canavar, oryantal kilimin tatlı buketleri ve çelenkleri üstünde sürünüyor. Kan burnumdan boğazıma ve ağzıma akıyor, sıcak. Canavar kilimin bir ucundan öbür ucuna sürünüyor ve pençelerinin üstündeki kana yapışan iplik ve toz parçalarını topluyor. Ve Pressman Otelinin müdürünün ince çizgili bileğini yakalayacak kadar yaklaşıp, söylüyor.
Lütfen.
Söylüyor.
Lütfen kelimesi kan kabarcığıyla birlikte çıkıyor.
Söylüyor.
Lütfen.
Ve kabarcık her yere kan saçıyor.
Böylece Tyler haftanın yedi gecesi dövüş kulübü açacak kadar özgür olmuştu. Daha sonra yedi tane daha dövüş kulübü açılmıştı, sonra on beş tane daha ve sonra yirmi üç dövüş kulübü daha ve Tyler daha fazlasını istiyordu. Para akışı hiç kesilmiyordu.
Lütfen diyorum Pressman Otelinin müdürüne, bana istediğim parayı ver. Ve tekrar kıkırdıyorum.
Lütfen.
Lütfen bana bir daha vurma.
Sen bir sürü şeye sahipsin, benim hiçbir şeyim yok. Arkasındaki pencere eşiğine yaslanan Pressman Oteli müdürünün ince çizgili bacaklarına kanımı bulaştırarak tırmanmaya başlıyorum ve müdürün ince dudakları dişlerinden çekiliyor.
Canavar kanlı pençesini müdürün pantolonunun beline takıp, beyaz kolalı gömleğini kavramak için kendini yukarı çekiyor ve kanlı ellerini müdürün narin bileklerine doluyor.
Lütfen. Dudaklarımı ayıracak kadar kocaman bir gülümseme kaplıyor yüzümü.
Müdür bağırarak benden, kanımdan, kırılmış burnumdan ve ikimizin üstündeki kana yapışan pislikten kurtulmaya çabalıyor ve işte o zaman, tam en mükemmel anımızda güvenlik görevlileri içeri girmeye karar veriyorlar.

16

Bugün gazetede birilerinin Hein Tower’ın onuncu ile on beşinci katlarına girerek, pencerelerden sarkıp, binanın güney cephesine beş kat büyüklüğünde öfkeli bir maske çizdiklerini ve maskenin dev gözlerinin merkezinde bulunan pencereleri ateşe verdiklerini ve yanan dev gözlerin, gün batımında şehrin üzerinde alev alev, canlı ve kaçınılmaz göründüğünü yazıyor.
Gazetenin ilk sayfasında maskenin bir resmi var, kızgın bir balkabağı, şeytan bakışlı bir Samuray, gökyüzünde asılı hırs sembolü ejder gibi duruyor ve tüten duman bir cadının kaşları veya şeytanın boynuzları gibi görünüyor. Ve resimdeki insanlar bakmamaya çalışarak, ağlıyorlar.
Bunun anlamı ne?
Ve böyle bir şeyi kim yapmış olabilir? Alevler söndükten sonra bile, yüz hala oradaydı ve daha da kötü görünüyordu. Boş gözler sokaktaki insanları izliyor gibiydi ama artık o gözlerde hayat yoktu.
Konu ile ilgili sayfalarca yazı vardı gazetede.
Elbette yazıları okuyunca insan bunun Kargaşa Projesinin bir parçası olup olmadığını bilmek istiyor.
Gazetede polisin elinde gerçek şüpheliler ile ilgili bilgi olmadığı yazıyor. Gençlik çeteleri veya uzaylılar, bunu yapan her kimse, siyah sprey boyalarla çıkıntılardan emekleyip, pencerelerden sarkarken düşüp ölmüş olabilirlerdi.
Yıkım Ekibi miydi bunu yapan, yoksa Kundaklama Ekibi mi? Dev surat belki de geçen hafta kendilerine verilen ev ödeviydi.
Tyler bilebilirdi ama Kargaşa Projesinin ilk kuralı, Kargaşa Projesi ile ilgili soru sormamaktı.
Bu hafta Tyler Kargaşa Projesinin Saldırı Ekibindeki herkese silahla ateş etmeyi göstermişti. Bir silahın bütün yaptığı, bir yöne doğru patlama için odaklanmaktı.
Saldırı Ekibinin son toplantısında Tyler bir adet silah ve altın rehber getirmişti. Cumartesi günü dövüş kulübünün buluştuğu zemin katta toplanıyorlardı. Her ekibin ayrı bir toplanma günü vardı:
Kundakçılar Pazartesi günleri toplanıyordu.
Saldırı ekibi Salı’ları.
Yıkımcılar Çarşamba günleri toplanıyordu.
Ve Yanlış Bilgilendirme Ekibi Perşembeleri toplanıyordu.
Organize Karmaşa. Anarşi Bürokrasisi. Gerisini siz düşünün işte.
Destek grupları. Gibi.
Salı akşamları Saldırı Ekibi bir sonraki hafta için eylem planları hazırlardı ve Tyler gelen önerileri okuyup, ekibe ödevini verirdi.
Gelecek hafta Salı gününe kadar Saldırı Komitesindeki herkes bir kavga başlatacak ve sonunda yenilecekti. Ve bu dövüş kulübünde olmayacaktı. Bu göründüğünden daha zordu aslında. Sokaktaki adam kavga etmemek için her şeyi yapardı.
Yapılması düşünülen şey, sokaktan geçen ve hiçbir kavgaya karışmamış bir Joe’yu tutup, düzeltmekti. Ona hayatında ilk kez kazanmanın tadını yaşatmaktı. Patlamasını sağlamak. Sizin canınızı çıkarmazı için izin vermek.
Yapabilirsiniz. Kazanırsanız, her şeyi berbat etmiş olursunuz.
Tyler komiteye “Arkadaşlar, yapmamız gereken, o heriflere hala sahip oldukları gücün nasıl bir şey olduğunu hatırlatmak” dedi.
Bu Tyler’ın moral verici kısa konuşmasıydı. Sonra da önünde duran karton kutudaki bütün katlanmış kağıtları açtı. Tüm ekipler bir sonraki hafta yapmayı istedikleri eylemleri böyle sunarlar. Eylemi ekip bloknotuna yaz. Sayfayı kopar, katla ve kutuya at. Tyler teklifleri kontrol eder, beğenmediği eylem fikirlerini atar.
Attığı her kağıdın yerine, kutuya boş bir kağıt koyar.
Sonra ekipteki herkes kutudan bir kağıt çeker. Tyler’ın anlattığına göre boş kağıdı çeken sadece içinde bulunduğu haftanın ödevini yapar.
Teklifleri çekenlerden biri, hafta sonu yapılacak ithal bira festivaline gidip, adamın birini kimyasal tuvalete iter. Bunu yaparken dayak yerse, artı puan kazanır. Bir başkası alışveriş merkezinin atriumunda yapılan moda gösterisine katılıp, ara kattan çilek jölesi atar.
Yakalananlar ekipten atılır. Gülenler ekipten atılır.
Kimse kimin ne teklif çektiğini bilmez. Tyler hariç hiç kimse tekliflerin içeriğini, hangilerinin kabul edilip, hangilerinin çöpe atıldığını bilmez. O hafta içi gazeteden kimliği belirlenemeyen bir kişinin, şehirde bir Jaguar’ın şoförünü arabadan atıp, arabayı bir süs havuzuna yönlendirdiğini okuyabilirsiniz.
Ve düşünürsünüz. Bu da çekilmiş olan bir ekip teklifi miydi acaba?
Bir sonraki Salı gecesi, karanlık dövüş kulübü bodrumunun tek ışığı altında toplanmış olan Saldırı Ekibinin arasında dolanırken, hala Jaguarı kimin havuza soktuğunu düşünüyor olursunuz.
Yada kimin sanat müzesinin çatısına çıkıp, resepsiyonun bulunduğu heykelli avluya boya dolu balonlarla nişan aldığını?
Hein Tower’daki yanan şeytan maskesini kimin boyadığını?
Hein Tower görevinin gerçekleştirildiği gece, mahkeme katipleri, muhasebeciler veya kuryelerden oluşan bir ekibin, normalde her gün çalışmak için gittikleri ofislere gizlice girdiklerini gözünüzün önüne getirin. Kargaşa Projesinin kurallarına aykırı olmasına rağmen belki biraz içmişlerdi ve ana anahtarları kullanarak, Freon sprey kutularıyla kilit silindirlerini kırmış, binanın tuğla yüzeyine iplerle sarkıp, ipleri tutanlara güvenerek sallanıp, her gün hayatlarının bir noktada sona ereceğini düşündükleri ofislerinde hızlı ölüm riskini göze almışlardı.
Ertesi sabah aynı katipler ve muhasebe temsilci yardımcıları, düzgünce taranmış saçları, dik kafaları, uykusuzluktan acayip ama ayık ve kravatlı halde kalabalığa karışmış olurlardı ve kalabalığın, bunu kim yapmış olabilir tarzı konuşmalarını dinlerken, iki dev dumanlı gözün merkezinden sular boşalmaya başladığı esnada, polis herkesin geri çekilmesi için bağırırdı.
Tyler bana gizlice hiç bir toplantıda dörtten fazla iyi teklifin olmadığını, bu yüzden boş bir kağıt değil de, iyi bir teklif çekme şansının onda bir olduğunu söyledi. Tyler’la birlikte Saldırı Ekibinde yirmi beş kişi vardı. Herkes ödevini alıyordu: halk içinde bir dövüş kaybetmek; ve her üye bir teklif çekiyordu.
Bu hafta Tyler onlara gidip bir silah satın almalarını söyledi.
Tyler ekipteki heriflerden birine altın rehberi verdi ve oradan bir ilan yırtmasını istedi. Ve rehberi bir sonrakine geçirmesini. Böylece iki kişi silah almak veya ateş etmek için aynı dükkana gitmemiş olacaktı.
Silahı ceketinin cebinden çıkarırken “Bu bir silah, ve iki hafta içinde hepinizin toplantıya getirmek üzere bu boyda bir silahı olacak” dedi.
“Parasını nakit olarak ödeminizi tavsiye ederim. Haftaya hepiniz silahlarını değiş tokuş edeceksiniz ve satın aldığınız silahın çalındığını kayıtlara geçirteceksiniz.”
Kimse bir şey sormadı. Kargaşa Projesindeki ilk kural soru sormamaktır.
Tyler silahı elden ele dolaştırdı. O kadar küçük bir şey için oldukça ağırdı. Sanki bir dağ ve güneş birleşip, bunu oluşturmak için birlikte erimişlerdi. Ekipteki herifler silahı iki parmaklarıyla tutuyorlardı. Her biri silahın dolu olup olmadığını sormak istiyordu ama Kargaşa Projesinin ikinci kuralı soru sormamaktı.
Belki doluydu, belki de değildi. Belki de her zaman en kötüsünü düşünmeliydik.
Tyler “Bir silah basit ve mükemmeldir. Sadece tetiği geri çekersiniz” dedi.
Kargaşa Projesinin üçüncü kuralı mazeretlerin kabul edilmemesidir.
Tyler “Tetik, çekici serbest bırakır ve çekiç barutu sıkıştırır” dedi.
Dördüncü kural yalan söylememektir.
Tyler “Patlama merminin sonundaki metal kısmı parçalar ve silahın namlusu patlayan barutla fırlayan metal kısmı odaklar. Toptan çıkan bir adam gibi, silodan çıkan roket gibi, dölünüz gibi bir yöne gider. “ dedi.
Tyler Kargaşa Projesini icat ettiğinde Kargaşa Projesinin diğer insanlarla hiçbir ilgisi olmadığını söylemişti. Başka insanların yaralanıp yaralanmaması umurunda değildi. Amaç, projedeki herkese tarihi kontrol edebilme gücüne sahip olduğunu öğretmekti. Biz, her birimiz dünyayı kontrolümüz altına alabilirdik.
Tyler Kargaşa Projesini dövüş kulübünde icat etmişti.
Bir akşam dövüş kulübünde dövüşmek için bir çaylağı seçtim. O Cumartesi akşamı melek yüzlü genç bir herif ilk kez dövüş kulübüne geliyordu ve ben de onu seçmiştim. Kural böyle. Eğer dövüş kulübünde ilk gecenizse dövüşmek zorundasınız. Bunu bildiğim için onu seçtim çünkü şu uykusuzluk geri gelmişti ve güzel olan bir şeyi yok etme modundaydım.
Yüzümün büyük bölümü iyileşmeye fırsat bulamadığı için, görünüş bakımından kaybedecek bir şeyim yoktu. Bir gün iş yerinde patronum, çenemdeki hiç iyileşmeyen delik için ne yaptığımı sordu. Kahve içerken sızmasın diye iki parmağımla deliği tıkıyorum dedim.
Uygulandığında, rakibin sadece kendinden geçmeyecek kadar hava almasına izin veren bir boyun kilidi var ve o gece dövüş kulübünde bizim çaylağa vurdum ve bay güzel melek yüze balyoz gibi bir yumruk çaktım, önce yumruğumun kemikli muştasıyla vurdum, dudaklarına batan dişlerinin parmaklarımın derisini sıyırmasından sonra yumruğumun kenetlenmiş sıkı dibiyle vurdum. Sonrada çocuk kollarımdan yere yığıldı.
Tyler daha sonra bana, şimdiye kadar benim hiçbir şeyi böylesine tamamen yok ettiğimi görmediğini söyledi. O gece Tyler dövüş kulübünü bir derece yükseltmek veya tamamen kapatmak gerektiğinin farkına varmıştı.
Ertesi sabah kahvaltı yaparken “Manyak gibi görünüyordun, Çatlak-Çocuk. Nereye gittin öyle?” dedi.
Kendimi bir pislik gibi hissettiğimi ve hiçte rahatlamadığımı söyledim. Alçaktan bile uçmamıştım. Belki de bir tür bir bağımlılık sahibi olmuştum. Dövüşmeye karşı toleransınız olabilir ve belki de benim daha büyük bir şeye ihtiyacım vardı.
İşte o sabah Tyler Kargaşa Projesini icat etti.
Bana gerçekte neyle dövüştüğümü sordu.
Tyler’ın tarihin çöpü ve kölesi olmakla ilgili söylediği şeyler var ya, işte aynen öyle hissediyordum. Sahip olamadığım bütün güzellikleri yok etmek istiyordum. Amazon yağmur ormanlarını yakmak istiyordum. Ozonu yutacak kadar çok kloroflorokarbon pompalamak, dev çöp tankerlerinin kapaklarını açmak, karadaki petrol kuyularının boşaltmak istiyordum. Yiyemeyeceğim bütün balıkları öldürmek, hiç bir zaman göremeyeceğim Fransa sahillerini kirletmek istiyordum.
Bütün dünyanın dibe vurmasını istiyordum.
O çocuğu yumruklarken, neslini sürdürmek için cinsel ilişkiye girmeyecek olan bütün tehlike altındaki pandaların ve yaşamaktan vazgeçip, kendini karaya vuran bütün balina ve yunus balıklarının kafasının ortasına birer kurşun sıkmak istiyordum aslında.
Bunu nesillerin tükenmesi olarak almayın. Daha çok küçülme olarak düşünün.
Binlerce yıldır insanoğlu bu gezegenin içine etti, kirletti ve şimdi tarih benden herkesin pisliğini temizlememi bekliyor. Çorba kutularını temizleyip, yassılaştırmam gerekiyor. Ve kullanılan benzinin her bir damlasının hesabını tutmamı bekliyor.
Ve nükleer atıkların, gömülen petrol tanklarının ve ben doğmadan önceki jenerasyonun boşalttığı araziler dolusu toksik atığın hesabını vermem gerekiyor.
Bay meleğin kafasını kolumun içinde bir bebek veya futbol topu gibi tutup, elimin muştasıyla yüzüne vurdum, dişleri dudaklarından fırlayana kadar vurdum. Sonrada, ayağımın yanına çuval gibi yığılana dek dirseğimle vurdum. Elmacık kemiklerinin üstündeki deri incelip, morarana kadar vurdum.

Duman solumak istiyordum.
Kuşlar ve geyikler gereksiz bir lükstür ve bütün balıklar ölmelidir.
Louvre müzesini yakmak istiyordum. Antik Yunan heykellerini çekiçle kırmak, kıçımı Mona Lisa’ya silmek istiyordum. Artık bu benim dünyam.
Bu benim dünyam, benim dünyam ve o antik insanların hepsi öldü.
Tyler işte o sabah kahvaltıda Kargaşa Projesini icat etmişti.
Dünyayı tarihinden kurtarmak istiyorduk.
Paper Sokağındaki evde kahvaltıda ediyorduk ve Tyler, kendini unutulmuş bir golf sahasının on beşinci yeşilliğinde turp yetiştirirken veya patates tohumu ekerken hayal et dedi.
Rockefeller Plaza’nın yıkıntılarının çevresinde nemli kanyon ormanlarında geyik avlayacak ve kırk beş derecelik açıya yatmış Uzay Mekiği iskeletinin etrafında istiridye arayacaksın. Gökdelenlerin üstüne dev totem suratları ve gulyabani motifleri çizeceğiz ve geceleri kafeslerin dışında koşturup, bizi izleyen ayılar, büyük kediler ve kurtlardan korunmak için her gece insanoğlundan geriye kalanlar boş hayvanat bahçelerine gidip, kendilerini kafeslere kilitleyecek.
“Geri dönüşüm ve hız limitleri saçmalıktan başka bir bok değil.” dedi Tyler. “Ölüm döşeğinde sigarayı bırakmak gibi bir şey.”
“Dünyayı kurtaracak olan Kargaşa Projesidir. Kültürel bir buz çağı. Prematüre bir karanlık çağ. Kargaşa Projesi, Dünyanın kendini iyileştirmesine yetecek kadar uzun bir süre insanlığı uyuşturacak veya vazgeçirecek.”
“Anarşiyi haklı çıkarmak gibi bir şey işte.” dedi Tyler.

Dövüş kulübünün memurlara ve kuryelere yaptığı gibi, Kargaşa Projesi de medeniyeti yok edecek ve böylece bizler de dünyayı daha iyi bir yer haline getireceğiz.
“Mağaza pencerelerinden geyik avladığımızı, çürüyen güzel elbiselerin ve smokinlerin raflarda kokuştuğunu düşün; seni hayatının sonuna kadar idare edecek deri kıyafetler giyeceksin ve Sears kulesini saran bilek kalınlığındaki asmalara tırmanacaksın. Jack ve fasulye sırığı misali, nemli ormanın sayvanına tırmanacaksın ve hava öyle temiz olacak ki, mısır eken küçük şekiller ve sekiz şerit genişliğinde, Ağustos sıcağı gibi binlerce kilometre uzunluğundaki boşaltılmış süper bir otobanın emniyet şeridinde kurumaya bırakılmış geyik eti şeritleri göreceksin” dedi Tyler.
Tyler’a göre bu Kargaşa Projesinin amacıydı; medeniyetin tamamen ve doğrudan yok edilmesi.
Kargaşa Projesinde bir adım sonra neler olacağını Tyler hariç hiç kimse bilmiyor. İkinci kural, soru sormayacaksınız.

Tyler Saldırı Ekibine “Kurşun satın almayın dedi” dedi. “Böylece o endişeniz de ortadan kalkmış olacak, evet, birini öldürmek zorunda kalmakla ilgili endişeniz.”
Kundaklama. Saldırı. Yıkım ve Yanlış Bilgilendirme.
Soru yok. Soru yok. Mazeret yok. Yalan yok.
Kargaşa Projesinin beşinci kuralı, Tyler’a güvenmek zorunda olmanızdır.

Reklamlar