17

Patronum masama başka bir kağıt parçası daha getiriyor ve dirseğimin hizasına yerleştiriyor. Artık kravat bile takmıyorum. Patronum mavi kravatını taktığına göre, bugün Perşembe olmalı. Patronun odasının kapısı sürekli kapalı ve fotokopi makinesinde dövüş kulübü kurallarını bulduğundan beri günde iki kelimeden fazla hiç konuşmadık ve belki de ben bir tüfekle onun bağırsaklarını dışarı çıkaracağımı ima ettim. Yine ortalıkta şebek gibi geziniyorum işte.

Yada Ulaştırma Bakanlığındaki Uyumluluk konusuyla ilgilenen insanları arayabilirim. Üretime girmeden önce hiçbir çarpışma testinde başarılı olamamış bir ön koltuk destek mekanizması var.
Nereye bakacağınızı bilirseniz, her yerde yanmış cesetler görebilirsiniz.
Günaydın diyorum

“Günaydın” diyor.

Dirseğimin yanında Tyler’ın benden yazıp, çoğaltmamı istediği önemli, şahsıma münhasır gizlilikte başka bir evrak duruyor. Bir hafta önce Tyler Paper Sokağındaki kiralık evin bodrumunu arşınlıyordu. Uzunlamasına altmış beş adım, enlemesine kırk adım. Tyler sesli düşünüyordu. Sonra bana “Altı kere yedi kaç eder?” diye sordu.
Kırk iki.
“Peki üç kere kırk iki?”
Yüz yetmiş altı.

Sonra bana elde yazdığı bir not listesi verdi ve daktilo edip, yetmiş iki kopya yapmamı istedi.
Neden o kadar çok?
“Çünkü, eğer askeri tip üç katlı ranzalar koyarsak, bodrumda uyuyabilecek olan adamların sayısı bu” dedi.
Peki heriflerin eşyaları ne olacak diye sordum.
“Listede yazılandan başka bir şey getirmeyecekler ve getirdiklerinin hepsi de yatağın altına sığacak şeyler” dedi
Patronumun fotokopi makinesinde –makinenin sayacı hala yetmiş ikiye ayarlanmış olarak duruyordu- bulduğu listede,
“İstenen malzemeleri getirmeniz eğitime girmenizi garanti etmez ve aşağıda belirtilen malzemelerle birlikte, kişisel defin ücreti için tam olarak beş yüz dolar getirmeyenlerin başvurusu kabul edilmeyecektir” yazıyordu.
Tyler’ın söylediğine göre fakir bir cesedi yakmak en az üç yüz dolar tutuyormuş ve fiyat yükselebiliyormuş. Bu kadar parası olmayan bir ölü otopsi sınıfına giriyormuş.
Eğer ölürse Kargaşa Projesine dert çıkarmaması için bu para her zaman öğrencinin ayakkabısında bulunmalıydı.
Ayrıca başvuru yapanlar şunları da yanında getirmeliydi:
İki siyah tişört.
İki siyah pantolon.
Bir çift siyah bot.
İki çift siyah çorap ve iki çift sade iç çamaşırı.
Bir siyah kalın kaban.
Başvuranın üstündeki giysiler de bu listeye dahildi.
Bir beyaz havlu.
Bir adet yedek yatak çarşafı.
Bir tane beyaz plastik karıştırma kasesi.
Patron hala başımda dikiliyor, orijinal listeyi alıp, teşekkürler diyorum. Patron odasına dönüyor ve ben de bilgisayarda solitaire oynamak üzere işime dönüyorum.
İşten sonra Tyler’a kopyaları veriyorum ve günler geçip gidiyor. İşe gidiyorum.
Eve geliyorum.
İşe gidiyorum.

Eve geliyorum ve ön verandamızda bir herif duruyor. Ön kapımızda dikilen herifin ikinci tişörtü ve pantolonu kahverengi bir kese kağıdına sarılmış ve son üç malzeme, beyaz havlu, askeri çarşaf ve plastik kase verandanın tırabzanında duruyor. Yukarıdaki pencerelerden Tyler’la birlikte herifi kesiyoruz ve Tyler herifi yollamamı söylüyor.
“Çok genç” diyor Tyler.

Verandada duran herif, Tyler’ın Kargaşa Projesini icat ettiği gece yok etmeye çalıştığım bay melek yüz. Siyah gözlerine, askeri tıraşlı sarı saçlarına rağmen tatlı ve sert kaş çatışını, herhangi bir çizik veya yara olmaksızın görebiliyorsunuz. Elbise giydirip, güldürseniz, kadın olur. Bay meleğin ayak uçları ön kapıya karşı duruyor, elleri yanına yapışmış, direk karşıdaki tahta yığınlarına bakıyor, üstünde siyah tişört, siyah pantolon ve siyah botlar var.
“Ondan kurtul” diyor Tyler. “O çok genç.”

Çok genç olmak için ne kadar genç olmak gerekiyor ki diye soruyorum.
“Fark etmez “ diyor Tyler. “Eğer başvuran kişi gençse, ona çok genç olduğunu söyleriz. Şişmansa, çok şişman olduğunu. Yaşlıysa, çok yaşlı olduğunu. Zayıfsa, çok zayıf olduğunu. Beyaz ise, çok beyaz olduğunu. Siyahsa, çok siyah olduğunu.”
Tyler, Budist tapınaklarda eğitim almak isteyenleri böyle milyarlarca yıl geri göndererek test ettikleri söyledi. Başvurana gitmesini söylersiniz, ve üç gün boyunca yiyecek, barınak veya cesaret verilmeksizin kapıda bekleyecek kadar kararlıysa, işte ancak ondan sonra içeri girip eğitim almaya hak kazanır.
Ben de gidip bay meleğe çok genç olduğunu söyledim ama öğle yemeği vaktinde o hala oradaydı. Öğle yemeğinden sonra dışarı çıkıp, bay meleği süpürge sapıyla dövüyorum ve eşyalarının bulunduğu kese kağıdına tekme atıp, caddeye yolluyorum. Beyzbol sopasıyla topa vurur gibi süpürge sapını çocuğun kulağının üstüne geçiriyorum ve Tyler yukarıdan bizi izliyor. Çocuk hala dimdik duruyor, sonra da eşyalarını alıp oluğun içine atıyorum ve bağırıyorum.

Git buradan diye bağırıyorum. Duymadın mı? Çok gençsin. Asla başaramayacaksın diye bağırıyorum. Birkaç sene sonra gelip, tekrar başvur. Şimdi git. Verandamdan çık.
Ertesi gün herif hala orda, Tyler dışarı çıkıp “Üzgünüm” diyor. Kendisine eğitimden söz ettiğini, ama onun çok genç olduğunu ve lütfen burayı terk etmesini söylüyor.
İyi polis. Kötü polis.
Zavallı herife tekrar bağırıyorum. Altı saat sonra Tyler tekrar dışarı çıkıp üzgün olduğunu ama bu işin olmayacağını söylüyor. Herifin gitmesi gerektiğini söylüyor. Eğer gitmezse polisi arayacağını söylüyor.
Ve herif gitmiyor.
Giysileri hala olukta duruyor. Rüzgar parçalanmış kese kağıdını savurup götürüyor.
Ve herif gitmiyor.

Üçüncü gün kapıda başka biri daha var. Bay melek hala orada ve Tyler bay meleğe “İçeri gel. Eşyalarını topla sokaktan ve içeri gir” diyor.
Yeni herife dönüp, üzgün olduğunu çünkü bir hata yapılmış olduğunu söylüyor. Burada eğitim alamayacak kadar yaşlı olduğunu ve buradan gitmesini nazikçe söylüyor.
Her gün işe gidiyorum. Eve geliyorum ve her gün verandada bekleyen bir iki kişi oluyor. Bu yeni herifler göz temasından kaçınıyorlar. Kapıyı kapatıp, herifleri verandada bırakıyorum. Bu her gün oluyor ve bazen başvuranlar gidiyorlar ama çoğunlukla üçüncü güne kadar inat ediyorlar ve Tyler’la birlikte aldığımız ve bodruma kurduğumuz yetmiş iki ranzanın çoğu dolana kadar bekliyorlar.
Bir gün Tyler bana beş yüz dolar nakit verdi ve her zaman ayakkabımın içinde saklamamı söyledi. Bu benim gömülme param. Bu da eski Budist manastır geleneklerinden biri.
İşten eve geliyorum ve ev Tyler’ın kabul ettiği yabancılarla dolu. Hepsi çalışıyorlar. Birinci katın tamamı mutfak ve sabun fabrikasına çevrilmiş. Banyo hiç boşalmıyor. Ekipler bir iki günlüğüne ortadan kaybolup, ince, sulu yağla dolu kırmızı plastik torbalarla geri geliyorlar.
Bir gece Tyler saklandığım odama gelip “Onları rahatsız etme. Hepsi ne yapacaklarını biliyorlar. Bu Kargaşa Projesinin bir parçası. Hiç biri planın tamamından haberdar değil ama her biri yapması gereken basit işi mükemmel şekilde yerine getirmek için eğitildi” dedi.
Kargaşa Projesinde Tyler’a güvenmek zorundasın.
Ve sonra gitti.

Kargaşa Projesi ekiplerinde herifler bütün gün yağ kaynatıyorlar. Uyumuyorum. Bütün gece diğer ekiplerin kül suyu karıştırdıklarını, kalıplara böldüklerini, kalıpları çörek kağıtlarında pişirdiklerini, sonra da her bir sabun kalıbını kağıda sarıp, Paper Sokağı Sabun Şirketi etiketi yapıştırdıklarını duyuyorum. Benim dışımda herkes ne yaptığını biliyor ve Tyler artık eve hiç gelmiyor.
Duvarlara sarılıyorum, çünkü eğitilmiş maymunların enerjisine sahip bu sessiz adamların, saat gibi düzenli bir şekilde takımlar halinde yemek pişirmeleri, çalışmaları ve uyumaları arasında ben kendimi kapana kısılmış bir fare gibi hissediyorum. Kolu çek. Düğmeye bas. Uzay maymunlarından oluşan bir ekip bütün gün yemek pişiriyorlardı ve diğer uzay maymunları bütün gün yanlarında getirdikleri plastik kaptan yemek yiyorlardı.

Bir sabah işe gitmek için evden çıktım ve verandada siyah ayakkabıları, tişörtü ve pantolonuyla Koca Bob duruyordu. Ona son zamanlarda Tyler’ı gördün mü diye sordum. Onu buraya Tyler mı göndermişti?

Topukları bitişik, sırtı dimdik durarak “Kargaşa Projesinin ilk kuralı” dedi Bob “Kargaşa Projesi hakkında soru sormamaktır.”
Öyleyse Tyler’ın sana vermiş olduğu beyinsiz küçük şeref nedir diye sordum. İşi bütün gün pirinç kaynatmak olan herifler var, veya yemek kaplarını yıkamak yada çöpleri atmak. Bütün bir gün. Günde on altı saat sabun paketlersen, aydınlanacağımı mı vaat etti Tyler sana?
Koca Bob tek kelime etmiyordu.

İşe gidiyorum. Eve geliyorum ve Koca Bob hala verandada duruyor. Bütün gece ve ertesi sabah uyumuyorum ve dışarı çıkınca Koca Bob’u bahçeyi çapalarken buluyorum.
İşe gitmeden önce Koca Bob’a onu içeri kimin aldığını soruyorum. Ona bu görevi kim vermişti? Tyler’ı görmüş müydü? Tyler dün gece burada mıydı?
Koca Bob “Kargaşa Projesinin ilk kuralı, Kargaşa Projesi hakkında—“ derken sözünü kesip evet diyorum . Evet, evet, evet, evet, evet.
Ve ben işteyken uzay maymunları evin etrafındaki çamurlu araziyi kazıp, asit oranını düşürmek için Epsom tuzu döküyorlar. Mezbahalardan getirdikleri öküz tezeklerini belliyorlar ve berber dükkanlarından aldıkları torbalar dolusu saç tokasıyla köstebekleri ve fareleri savuşturup, topraktaki proteini arttırıyorlar.

Gecenin bir köründe uzay maymunları ellerinde kanlı etlerle mezbahalardan geliyorlar. Kanlı etlerle toprağa demir, kemiklerle fosfor veriyorlar.
Uzay maymunları kaleydoskopvari bir motifte fesleğen, kekik, havuç, fındık, okaliptüs, portakal ve nane yetiştiriyorlar. Bahçe, yeşilin tüm tonlarının içinde bulunduğu yuvarlak vitraydan süs penceresi gibi görünüyor. Ve diğer ekipler geceleri çıkıp, ellerindeki mumlarla sümüklüböcekleri ve salyangozları öldürüyorlar. Başka bir uzay maymunu ekibi, doğal boya üretmek için sadece en mükemmel yaprakları ve ardıç yemişlerini topluyor. Karakafes topluyorlar çünkü doğal bir dezenfektandır. Menekşe yaprakları baş ağrısına iyi gelir, inceotu sabuna katıldığında yeni kesilmiş çimen kokusu verir.
Yarı şeffaf sardunya ve esmer şekerli veya parfümlü sabun yapmak için mutfakta 80-derecelik votka şişeleri duruyor. Bir şişe votka çalıyorum ve kişisel gömülme paramı sigaralara yatırıyorum. Bu arada Marla peydahlanıyor. Bitkiler hakkında konuşuyoruz. Bahçenin kaleydoskopik motiflerinin arasına tırmıkla açılmış çakıllı patikalarda yürüyüp içki ve sigara içiyoruz. Onun göğüsleri hakkında konuşuyoruz. Tyler Durden hariç herşey hakkında konuşuyoruz.

Ve bir gün gazetede siyah giyinmiş bir takım adamların, daha zengin bir semte girerek lüks bir galerideki arabaların tamponlarına beyzbol sopalarıyla vurduklarını, hava yastıklarını patlatıp, tozu dumana katarken, alarmların bağırmasına neden oldukları yazıyor.
Paper Sokağı Sabun Şirketindeki diğer ekipler güllerin, anemonların ve lavantaların taç yapraklarını toplayıp, saf donyağı ile birlikte paketliyorlar, böylece donyağı çiçeklerin kokusunu emecek ve çiçek kokulu sabun üretmiş olacaklar.
Marla bana bitkilerden söz ediyor.
Gül doğal doku sıkıştırıcıdır diyor.

Bazı bitkilere ölü insanların isimleri verilmiş: İris, Basil (reyhan), Rue (sedefotu), Rosemary (biberiye) ve Verbena (mineçiçeği). Bazılarının ismi Shakespeare’in masallarındaki gibiydi, çayır tatlısı ve çuha çiçeği, azak yeri ve hint sümbülü, tatlı vanilya kokulu geyik dili. Başka bir doğal sıkıştırıcı olan fındık.
Vahşi Latin irisi, menekşe kökü.

Tyler’ın o gece eve gelmeyeceğine emin olana kadar Marla’yla her gece bahçede yürüyorduk. Marla’nın burnuma soktuğu bir melisa, sedefotu veya nane parçalarını toplamak için her zaman arkamızda bir uzay maymunu bulunuyordu. Veya atılmış sigara izmaritlerini toplamak için. Uzay maymunu bizim orada bulunuşumuzun izlerini tamamen yok etmek için ardındaki çakıl taşlı patikayı tırmıkla temizliyordu.

Ve bir gece şehirdeki bir parkta başka bir grup adam her ağacın etrafına ve ağaçların arasına benzin döküp, mükemmel bir küçük orman yangını çıkarmıştı. Etraftaki evlerin pencereleri alevler yüzünden erimiş ve park halindeki arabalar osurup, eriyen lastiklerin üstüne çökmüşlerdi, bunların hepsi gazetede yazıyordu.
Tyler’ın Paper Sokağındaki kiralık evi, içeride terleyen ve soluyan birçok insan yüzünden nemliydi ve canlıydı. İçeride o kadar insan koşuştururken, ev de hareket ediyordu.
Tyler’ın gelmediği bir başka gece, birileri bankamatikleri ve telefon kulübelerini matkapla delerek, deliklere yağ tertibatı kurup, deliklere dingil yağı ve vanilya pudingi pompalamıştı.
Tyler eve hiç gelmiyordu ama bir ay sonra bir kaç uzay maymununun elinin üstünde Tyler’ın öpücüğünün yanık izini gördüm. Sonra o uzay maymunları da gitti ve onların yerini almak için verandada bekleyen yeni herifler peydahlandı.

Ve her gün ekipler gelip, sonra da farklı arabalarla gidiyorlardı. Aynı arabayı asla iki kere gördüğüm olmadı. Bir gece Marla’nın verandada bir uzay maymununa “Tyler’ı görmeye geldim. Tyler Durden. Burada yaşıyor. Ben onun arkadaşıyım.” dediğini duydum.
Uzay maymunu “Üzgünüm ama siz çok…,” dedikten sonra duraklıyor ve “burada eğitim alamayacak kadar gençsiniz” diye devam ediyor.
Marla “Git de kendini becer” diyor.
“Ayrıca” diyor uzay maymunu “ istenilen malzemeleri de getirmemişsiniz: iki siyah tişört, iki siyah pantolon—-“
Marla “Tyler!” diye bağırıyor.
“Bir çift siyah bot”
“Tyler!”
“İki çift siyah çorap ve iki sade iç çamaşırı”
“Tyler!”
Ve ön kapının çarpılarak kapatıldığını duyuyorum. Marla üç günlük süreyi doldurmuyor.
İşten dönünce çoğunlukla fıstık ezmeli sandviç yapıyorum.
Eve geldiğimde, bir uzay maymunu, oturdukları birinci katın tamamını kaplayan görevli uzay maymunlarına elindeki kağıdı okuyor. “Siz güzel ve nadide bir kar tanesi değilsiniz. Sizin de diğerleri gibi erimekte olan organik bir yapınız var. Ve hepimiz aynı çürümüş yığının parçalarıyız.”

Aynı uzay maymunu devam ediyor, “Kültürümüz hepimizi tekdüzeleştirmiştir. Artık hiç kimse gerçekten beyaz, siyah veya zengin değil. Hepimiz aynı şeyi istiyoruz. Ama tek başımıza kaldığımızda hiç bir bok değiliz.”

Sandviçimi yapmak için içeri girince okuyucu susuyor ve diğer uzay maymunları da sessizce bekliyorlar. Rahatsız olmayın diyorum. Ben onu zaten okumuştum. Hatta ben daktilo ettim.
Belki patronum bile okumuş olabilir.

Hepimiz bir boka yaramaz pislikleriz diyorum. Devam edin. Küçük oyununuzu oynayın. Beni takmayın.
Sandviçimi hazırlayıp, bir şişe daha votka alırken ve merdivenlerden çıkarken uzay maymunları sessizlik içinde bekliyorlar. Arkamdan “Siz güzel ve nadide bir kar tanesi değilsiniz” dendiğini duyuyorum.
Ben Joe’nun Kırık Kalbiyim çünkü Tyler beni bir kenara fırlattı. Çünkü babam beni bir kenara fırlattı. Ah evet bu listeye bir sürü isim ekleyebilirim. Bazı geceler iş dönüşü, bir bar bodrumunda veya garajda toplanmış olan diğer dövüş kulüplerine gidip, Tyler Durden’ı hiç gören var mı diye soruyorum.
Her yeni dövüş kulübünde, daha önce hiç görmediğim bir herif, bodrumu çevreleyen karanlığın içindeki tek ışığı altında dikilip Tyler’ın sözlerini okuyor oluyor.
Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.

Dövüşler başladığında, kulübün liderini kenara çekip, Tyler’ı gördün mü diye soruyorum. Tyler’la birlikte yaşıyorduk ama uzun süredir eve gelmiyor diyorum.
Herifin gözleri kocaman açılıyor ve Tyler Durden’ın kim olduğunu gerçekten biliyor musun diye soruyor.

Bu yeni dövüş kulüplerinin bir çoğunda başıma geliyor. Evet diyorum, en yakın arkadaşım. Sonra herkes birden elimi sıkmak istiyor.
Bu yeni herifler yanağımdaki göt deliğine, yüzümdeki siyah deriye, ve kenarlarındaki sarı yeşil renge bakıp, bana efendim diyorlar. Hayır efendim. Tam olarak değil efendim. Tanıdıkları hiç kimse Tyler Durden’la tanışmamış. Arkadaşlarının arkadaşları Tyler Durden’la tanışmışlar ve bu yeni dövüş kulübünü kurmuşlar.
Sonra bana göz kırpıyorlar.

Tanıdıkları hiç kimse şimdiye kadar Tyler Durden’ı görmemiş.
Efendim.
Herkes Tyler Durden’ın bir ordu kurmakta olduğunun doğru olup olmadığını soruyor. Evet aynen böyle söylüyorlar. Tyler Durden geceleri sadece bir saat mi uyuyor? Rivayetlere göre Tyler bütün ülkede yeni dövüş kulüpleri açmak için yola çıkmış. Bin sonraki adımı ne olacak, herkes bilmek istiyor.

Kargaşa Projesinin toplantıları daha büyük bir bodrum katına taşındı çünkü dövüş kulübünden mezun olan heriflerin sayısı arttıkça, Kundaklama, Saldırı, Yıkım ve Yanlış Bilgilendirme Ekipleri de büyüyor. Her ekibin bir lideri var ve bu liderler bile Tyler’ın nerede olduğunu bilmiyor. Tyler her hafta onlara telefon ediyormuş.
Kargaşa Projesindeki herkes bir sonraki adımın ne olacağını bilmek istiyor.
Nereye gidiyoruz?
Beklediğimiz şey ne?

Paper Sokağındaki bahçede geceleri Marla’yla yalınayak yürüyoruz, her adımda burnumuza değişik kokular geliyor, adaçayı, limon çiçeği ve sardunya. Siyah tişörtler ve siyah pantolonlar ellerinde mumlarla etrafımızda dolanıyorlar ve sümüklüböcek ve salyangozları öldürmek için bitkilerin yapraklarını kaldırıyorlar. Marla burada neler oluyor böyle diye soruyor.
Çamur tepeciklerinin içinden fırlayan bir saç öbeği görüyorum. Saç ve bok. Kemik ve kan. Bitkiler, uzay maymunlarının budama hızından daha çabuk büyüyor.
Marla “Ne yapacaksın?” diye soruyor.
Dilimin ucunda.

Çamurun içinde altın gibi parlayan bir şey görüyorum ve bakmak için dizlerimin üstüne çömeliyorum. Daha sonra ne mi olacak, bilmiyorum diyorum Marla’ya.
Sanırım ikimiz de bir kenara atıldık.

Gözümün ucuyla siyahlı uzay maymunlarının mumlarının üzerine eğilerek ortalıkta gezinmelerini takip ediyorum. Çamurun içindeki küçük altın parıltısı, altın dolgu yapılmış bir azıdişi. Hemen yanında cıvayla karışık gümüş kaplı iki tane daha azı dişi var. Bu bir çene kemiği.

Hayır, ne olacağını söyleyemem. Bir, iki, üç azıdişini, saçı, boku, kemiği ve kanı Marla’nın göremeyeceği şekilde toprağın altına sokuşturuyorum.

18

Cuma gecesi ofisteki masamın başında uyuyakalmışım.
Uyandığımda yüzüm ve kollarımın masanın üstünde kavuşmuş, telefonlar çalıyor ve herkes gitmiş. Rüyamda bir telefon çalıyordu ama gerçekte çalan telefon mu rüyama girdi, yoksa rüyam mı gerçeğe kaymıştı karar veremiyorum.
Telefona cevap veriyorum, Uyum ve Yükümlülük.
Bu benim çalıştığım departman. Uyum ve Yükümlülük.
Güneş batıyor, Wyoming ve Japonya büyüklüğündeki yüklü fırtına bulutları bize doğru geliyor. İş yerimde pencere var sanmayın. Binanın tüm dış cephesi baştan aşağıya camdan yapılmış. Çalıştığım yerdeki her şey tepeden tırnağa cam. Her yerde dikey güneşlikler var. Her yerde düşük havlı endüstriyel gri halılar ve bilgisayarların networke bağlandığı yerlerde küçük mezar taşları var. Ofisin her yeri kontrplak döşemeli çitlerle kutulanmış, kübik bir labirent gibi.

Bir yerlerde elektrik süpürgesi homurdanıyor.
Patronum tatile çıktı. Bana bir e-mail atıp, ortadan kayboldu. İki hafta içinde resmi bir görüşme için hazırlanmam gerekiyormuş. Bir konferans odası ayarlamam, bütün ördekleri sırayla oturtmam, özgeçmişimi güncellemem filan gerekiyormuş. Bana karşı bir dava hazırlıyorlar.
Ben Joe’nun Tamamen Kaybolan Sürpriz Duygusuyum.
Son zamanlarda çok zavallı davranmıştım.
Telefonu açıyorum ve Tyler “Dışarı çık, park yerinde seni bekleyen herifler var” diyor.
Kim onlar diye soruyorum.
“Hepsi seni bekliyor” diyor Tyler.

Ellerimin gaz koktuğunu fark ediyorum.
Tyler devam ediyor “Yola çık. Arabaları var dışarıda. Bir Cadillac.”
Hala uyukluyorum.
Burada emin olamadığım şey Tyler mı benim rüyamda, yoksa ben mi Tyler’ın rüyasıyım?
Ellerimdeki gazı kokluyorum. Etrafta kimsecikler yok. Kalkıp park yerine gidiyorum.

Dövüş kulübündeki araba tamircisi herif kaldırımın kenarına birisinin siyah Corniche’ini park etmiş ve benim tek yapabildiğim beni bir yerlere götürmeye hazır olan bu siyah ve altın rengindeki dev sigara kutusuna bakmak. Arabadan inen tamirci endişe etmememi, plakayı havaalanının uzun dönem park yerindeki başka bir arabanın plakasıyla değiş tokuş ettiğini söylüyor.
Dövüş kulübündeki usta başımız herhangi bir şeyi kolayca çalıştırabileceğini söylüyor. Direksiyon paneline iki kablo sarılıdır. Kabloların ucunu birbirine değdirirsen, marş devresi tamamlanır ve gezinti yapmak için çalıntı araba hazır olur.

Ya böyle yaparsın, ya da satıcının bilgisayarına girerek anahtar kodunu kırarsın.
Siyah tişörtlü ve siyah pantolonlu üç uzay maymunu arka koltukta oturuyor. Görmedim. Duymadım. Konuşmadım.
Ee Tyler nerede diyorum.

Dövüş kulübündeki usta başı Cadillac’ın kapısını arabanın şoförüymüş gibi açık tutuyor. Ustanın uzun boyu, kemikleri ve omuzları insana telefon direklerini hatırlatıyor.
Tyler’ı görecek miyiz diye soruyorum.

Ön koltukta beni bekleyen bir yaşgünü pastası var, üstüne mumlar dizilmiş. Arabaya biniyorum ve yola çıkıyoruz.
Dövüş kulübünden bir hafta sonra bile hız limitlerine uymak gibi sorununuz olmaz. Belki iki gün boyunca kabız olup, iç kanama geçirirsiniz ama çok ta kıyak hissedersiniz kendinizi. Diğer arabalar sizin etrafınızda döner. Arabalar peşinize takılır. Diğer şoförler size orta parmak gösterip, hareket çekerler. Radyoyu bile açmazsınız. Belki her nefes aldığınızda kaburgalarınızda ince bir batma sızısı olur. Arkanızdaki arabalar uzunlarını yakıp söndürürler. Güneş turuncu ve altın sarısı renklerde batar.
Usta arabayı kullanıyor, yaşgünü pastası aramızda duruyor.

Dövüş kulübünde bu usta gibi herifleri görmek her zaman boktan ve korkutucu bir durumdur. Kemik torbası herifler asla gevşemezler. Pelte olana kadar dövüşürler. Sarı cilaya batırılmış iskelet görünümlü ve dövmeli beyaz herifler, kurutulmuş et görünümlü siyah herifler, İsimsiz Narkotiklerde hayal edeceğiniz şekilde genellikle birbirlerini tutarlar. Asla dur demezler. Sırf enerjiden oluşmuş gibidirler ve öyle hızlı titrerler ki silüetleri bulanıktır. Tek seçenekleri nasıl öleceklerini seçmekmiş ve bir dövüşte ölmek istiyorlarmış gibi davranırlar.
Bu herifler birbirleriyle dövüşmek zorundadır.

Onları başka kimse dövüşe davet etmez. Onlar da kendileri gibi kemik ve enerjiden oluşan sıskalar dışındakileri dövüşe davet edemezler.
Usta gibi herifler birbirlerini seçince izleyenler çığırtkanlık bile yapmaz.
Tek duyulan, dövüşçülerin dişlerinin arasından alıp verdikleri nefes ve birbirlerini yakalayabilmek için çarpan ellerinin sesidir, yumruklar ince ve içi boş kaburgalara çekiç gibi indiğinde çıkan ıslık ve vurma sesidir. Heriflerin derisinin altında zıplayan tendonları, kasları ve damarları görebilirsiniz. Tek ışığın altında heriflerin derisi terden parlar, gerilmiştir ve ıslaktır.
On, on beş dakika uçup gider. Terlerler ve bu heriflerin teri kızarmış tavuk gibi kokar.
Dövüş kulübünün yirmi dakikası geçip gider. En sonunda da heriflerden biri düşer.
Bu dövüşten sonra, iki ilaç temin eden herif birbirini seçer ve dövüş gecenin sonuna kadar sürer, ikisi de o kadar sert dövüşmekten bitkindir ve sırıtıyordur.
Dövüş kulübünden beri şu tamirci herif Paper Sokağındaki evde takılıyordu. Yazdığı şarkıyı dinlememi istiyordu. Yaptığı kuş kafesini görmemi istiyordu. Herif bana bir kızın resmini gösterip, evlenilecek kadar güzel olup olmadığını bile sordu.

Corniche’in ön koltuğunda otururken herif bu defa da “Senin için yaptığım pastayı gördün mü? Kendi ellerimle yaptım” dedi.
Bugün benim yaşgünüm değil.
“Cıvataların yağı azdı” diyor usta “ ben de yağı ve hava filtresini değiştirdim. Subap tevzisini ve zamanlamayı kontrol ettim. Bu gece yağmur yağacakmış, o yüzden hidrolik akuplemanları da değiştirdim.
Tyler’ın planı nedir diye soruyorum.
Usta küllüğü açıp, çakmağa basıyor. “Bu bir test mi? Bizi testten mi geçiriyorsun?” diyor.
Tyler nerede?

“Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır” diyor usta başı. “Ve Kargaşa Projesinin son kuralı soru sormamaktır.”
Peki bana anlatacak bir şeyin var mı?
“Anlaman gereken şey şu, baban senin için bir Tanrı modeliydi.” diyor.
İşim ve ofisim arkamızda küçülüyor, küçülüyor, küçülüyor ve kayboluyor.
Ellerimdeki gazı kokluyorum.

Usta “Eğer bir erkeksen ve Hristiyansan ve Amerika’da yaşıyorsan, baban Tanrı’nın bir modelidir. Ve eğer babanı hiç tanımadıysan, eğer baban öldüyse veya hiç eve uğramadıysa, Tanrı ile ilgili neye inanabilirsin ki?” diyor.
Bunların hepsi Tyler Durden doktrini. Ben uyurken kağıt parçalarına karalanmış ve işe gidince daktilo edip, çoğaltmam için bana verilmiş şeyler. Hepsini okudum. Hatta patronum bile hepsini okumuş olabilir.

Usta “Yapacağın şey şu olur, bütün hayatını bir baba ve Tanrı aramakla geçirirsin” diye devam ediyor.
“Göz önüne alman gereken şey, Tanrı’nın senden hoşlanmaması olasılığıdır. Olabilir, Tanrı bizden nefret ediyor. Ama bu başımıza gelebilecek en kötü şey değil.” diyor.
Tyler’a göre kötülükle Tanrı’nın ilgisini çekmek her zaman hiç ilgi çekememekten daha iyiydi. Belki de Tanrının nefreti, umursamamasından daha iyiydi.
Ya Tanrının en kötü düşmanı olmak yada hiç bir bok olamamak durumunda kalsaydınız, hangisini seçerdiniz?
Tyler Durden’a göre biz Tanrının vasat çocuklarıyız, çünkü tarihte ne özel bir yerimiz var, ne de bize özel bir ilgi gösterilmiş.
Tanrının dikkatini çekemediğimiz sürece, ne lanetlenmek ne de kurtulmak için ümit edebiliriz.
Hangisi daha beter, cehennem mi, hiçlik mi?

Sadece yakalanıp cezalandırıldığımız zaman kurtulabiliriz.
“Louvre müzesini yak” diyor usta, “kıçını Mona Lisa’lya sil. Böylelikle en azından Tanrı ismimizi öğrenmiş olur.”
Alçaldıkça düşersin, yükseldikçe uçarsın. Ne kadar uzağa kaçarsan, Tanrı o kadar çok geri gelmeni ister.
“Mirasyedi oğul evi hiç terk etmeseydi” diyor usta, “semirmiş dana yavrusu hala hayatta olurdu.”
Kumsaldaki kum taneleri ve gökyüzündeki yıldızlarla numaralanmak yeterli değil.

Usta başı siyah Corniche’i eski kestirme otobana sokuyor. Otobanda sadece bir gidiş, bir de geliş şeridi var ve şimdiden bir kamyon konvoyu arkamıza takılıyor, hepsi de yasal olan hız limitinde gidiyorlar. Corniche’in içine arkadaki farların ışığı doluyor ve ön cama görüntümüz yansıyor, konuşuyoruz. Hız limitinde gidiyoruz. Kanunun izin verdiği kadar hızlı.
Kanun kanundur derdi Tyler. Çok hızlı araba kullanmak, yangın çıkarmakla aynıdır, o da bomba yerleştirmekle aynıdır, o da birine ateş etmekle aynıdır.
Suçlu suçludur.
“Geçen hafta dört yeni dövüş kulübünü doldurabilirdik.” diyor usta. “Eğer bir bar bulabilirsek, belki yeni dövüş kulübünü Koca Bob devralabilir. “
Yani gelecek hafta Koca Bob’la kuralları okuyacaklar ve Koca Bob’a kendi dövüş kulübünü verecekler.
Artık bir lider dövüş kulübü açtığında herkes bodrumun merkezindeki ışığın etrafında durup beklerken, lider karanlıkta kalabalığın etrafında dolanıp duracakmış.
Bu yeni kuralları kim koydu diyorum, Tyler mı?
Usta gülümseyip “Kuralları kimin koyduğunu biliyorsun” diyor.

Yeni kurala göre hiç kimse dövüş kulübünün merkezinde olmayacak diyor. Dövüşen iki kişi dışında kimse dövüş kulübünün merkezi olmayacak. Liderin sesi karanlıkta kalabalığın etrafında yavaşça dolanırken çınlayacak. Kalabalıktaki herifler, odanın boş merkezinin karşısında duran heriflere bakacakmış.
Bu kural bütün dövüş kulüplerinde geçerli olacakmış.
Yeni bir dövüş kulübüne ev sahipliği yapmak için bir bar veya garaj bulmak zor değil; orijinal dövüş kulübünün toplandığı ilk barda, hala bir aylık kirayı bir gecede dövüş kulübünden çıkarabiliyorlar.
Ustaya göre diğer bazı dövüş kulüplerinin kuralı bedava olmasıymış. İçeri girmek için asla para alınmıyormuş. Usta penceresinden sarkıp, yan şeritten ters yöne akan trafiğe doğru bağırıyor ve gecenin esintisi arabanın yanına boşalıyor: “Sizi istiyoruz, paranı değil:”
Usta pencereden bağırmaya devam ediyor “Dövüş kulübünde olduğunuz sürece, bankadaki paranızın miktarı önemli değildir. İşinizle değerlendirilmezsiniz. Siz aileniz değilsiniz, kendinize olduğunuzu söylediğiniz kişi de değilsiniz.”
Usta rüzgara karşı haykırıyordu, “Siz isminiz değilsiniz.”

Arkada oturan uzay maymunlarından bir tanesi söze devam ediyor: “Siz problemleriniz değilsiniz.”
Usta camdan haykırıyor, “Siz problemleriniz değilsiniz.”
Bir uzay maymunu bağırıyor, “Yaşınızın bir önemi yok.”
Usta haykırıyor, “Yaşınızın bir önemi yok.”

Ve usta direksiyonu karşı şeride kırıyor, arabanın içi karşıdan gelen farların ışığıyla aydınlanıyor, çizgi filmlerdeki kadar kıyak görünüyoruz. Bir araba, sonra bir tane daha direk üstümüze doğru gelirken kornasına asılıyor ve usta her defasında direksiyonu kırıp sıyırttırıyor.
Farlar büyüyerek üstümüze geliyor, kornalar bağrışıyor ve usta göz kamaştırıcı ışık ve gürültünün içine sürüyor arabayı ve bağırıyor, “Siz umutlarınız değilsiniz.”
Kimse bu bağırtıları sallamıyor.

Bu defa karşıdan gelen bir araba tam zamanında direksiyonu kırıp, bizi kurtarıyor.
Sonra başka bir araba geliyor üstümüze. Farlar göz kırpıyor, uzun, kısa, uzun, kısa. Korna böğürüyor ve usta başı bağırıyor “Kurtulamayacaksınız.”
Başka bir araba ve usta bağırıyor “Hepimiz bir gün öleceğiz.”
Bu sefer karşıdan gelen araba direksiyonu kırıyor ama usta onun kırdığı yöne kırıyor direksiyonu. Karşıdan gelen araba iyice kaçıyor ama arabaya sürtünüyoruz ve kıvılcım çıkıyor.
O anda eriyip, şişiyor insan. O an için her şey önemini yitiriyor. Yıldızlara bak ve bittin. Bagajının önemi yok. Hiç bir şeyin önemi yok. Ağzının kötü kokmasının da. Pencerelerden dışarı da ki karanlık görünüyor ve etrafında kornalar çığlık atıyor. Farlar suratında uzun, kısa, uzun flaşlar patlatıyor ve bir daha işe gitmek zorunda olmayacağını düşünüyorsun.
Bir daha saçlarını kestirmek zorunda kalmayacaksın.
“Haydi” diyor usta.

Karşıdan gelen araba direksiyonunu kırıyor ve usta da onun üstünde doğru kırıyor.
“Ölmeden önce ne yapmış olmayı dilerdin?”
Karşıdan gelen arabanın kornası aralıksız bağırıyor, usta öyle sakin ki gözünü yoldan çevirip bana bakıyor ve “Çarpışmaya on saniye” diyor.
“Dokuz.
“Sekiz dakika.
“Yedi.
“Altı dakika.
İşim diyorum. İşimden istifa etmiş olmak isterdim.
Karşıdan gelen araba direksiyonunu kırarken kornası susmuyor ama usta ona çarpmak için direksiyonunu kırmıyor.
Üstümüze doğru bir sürü ışık geliyor. Usta arkadaki uzay maymunlarına dönüp, “Hey uzay maymunları, oyunun nasıl oynandığını gördünüz mü? Şimdi itiraflara başlayın yoksa hepimiz ölürüz.” diyor.
Sağımızdan bir araba geçiyor ve tamponunda “Sarhoşken Daha İyi Kullanırım” yazıyor. Gazetede, bir sabah binlerce arabaya bu tür çıkartmaların yapıştırıldığı yazıyordu. Diğer çıkartmalarda “Benimkini Ye” türü şeyler yazıyordu.
“Sarhoş Şoförler Annelere Karşı.”
“Bütün Hayvanları Geri Dönüştürün”

Gazeteyi okurken bu teklifi Yanlış Bilgilendirme Ekibinin çektiğini biliyordum. Yada Yıkım Ekibinin.
Yanımda oturan temiz ve ayık usta başının bana, evet, şu Sarhoş araba çıkartmaları Kargaşa Projesinin işi diyor.
Arkadaki üç uzay maymunu sessizce oturuyorlar.

Yıkım Ekibi, alevler içindeki uçakları saatte bin kilometre hızla kayalara düşerken, oksijen maskesi için birbirleriyle dövüşen insanların resmedildiği havayolu cep kartları hazırlıyordu.
Bankamatikleri çıldırtıp, sağanak gibi onluk ve yirmi dolarlık kusturacak bir bilgisayar virüsü üretmek için Yıkım Ekibiyle, Yanlış Bilgilendirme Ekibi birbirleriyle yarışıyordu.
Küllükteki çakmak fırlıyor ve usta yaşgünü pastasındaki mumları yakmamı söylüyor.
Mumları yakıyorum, pasta küçük ateş haresi altında parıldıyor.

“Ölmeden önce son dileğiniz ne olurdu?” diyor usta ve karşıdan gelen kamyonun şeridine geçiyor. Kamyon havalı kornasına asılıyor, arka arkaya uzunca bağırtıyor kornayı ve kamyonun farları, güneşin doğuşu gibi gittikçe parlayarak üstümüze geliyor ve ustanın gülümseyişini aydınlatıyor.
“Çabuk bir dilek tutun” diyor aynadan arkadaki uzay maymunlarına. “Hiçliğe beş saniye kaldı.”
“Bir” diyor
“İki.”
Önümüzde görebildiğimiz tek şey, kükreyen kamyonun kör edici parlaklığıydı.

“Üç.”
“Ata binmek.”, arkadan bir ses geliyor.
“Ev yapmak”, bir ses daha.
“Dövme yaptırmak.”
Usta “Bana inanın ve sonsuza kadar ölün” diyor.
Çok geç, kamyon direksiyonunu kırıyor, usta da kırıyor ama Corniche’in arkası, kamyonun ön tamponunun bir ucuna takılıp boydan boya kalkıyor.
Bunu o anda fark edemiyorum tabi, o anda tek bildiğim şey ışıklar, kamyonun karanlığa göz kırpan farları ve önce yolcu kapısına, sonra pastanın üstüne ve son olarak ta direksiyon başındaki ustanın üstüne uçmuş olmam.

Arabayı düz tutabilmek için usta direksiyona sıkıca yapışmış ve pastadaki mumlar sönüyor. Bir mükemmel saniye için sıcak, siyah deri kaplı arabanın içindeki ışıklar kayboluyor ve bağırışlarımız, kamyonun yavaşça homurdayan havalı kornasıyla aynı derin tona dönüşüyor, ve kontrolümüz kayboluyor, seçeneğimiz yok, yönümüz yok, kaçışımız yok ve hepimiz ölüyüz.
Şu anda tek isteğim ölmüş olmak. Tyler’la kıyaslandığında ben bir hiçim.
Aptalım ve sürekli bir şeylere ihtiyaç duyuyorum, istiyorum.

Benim minik hayatım. Küçük boktan işim. İsveç malı mobilyalarım. Hayır, bunu şimdiye kadar hiç kimseye söylemedim ama Tyler’la tanışmadan önce bir köpek alıp, adını da “Çevre” koymayı planlıyordum.
İşte hayatınız bu kadar boktan olabilir.
Öldürün beni.
Direksiyonu kavrayıp, arabayı tekrar trafiğe sokuyorum.
Şimdi.
Ruhunuzu teslim etmeye hazır olun.
Şimdi.
Ben geberip gitmeye çabalarken, usta direksiyonu aksi yöne, hendeğe kırıyor.
Şimdi. Ölümün büyüleyici mucizesi. Bir an yürüyüp konuşurken, öbür an bir obje oluveriyorsun.
Ben hiçliğim, hatta o bile değilim.
Soğuk.
Görünmez.

Deri kokusu alıyorum. Emniyet kemeri deli gömleği gibi sarmış bedenimi. Dik durmaya çalışıyorum ama kafamı direksiyona çarpıyorum. Olması gerektiğinden daha çok acı veriyor bu. Kafam ustanın kucağına düşüyor ve yukarı baktığımda ustanın gülümseyen yüzünü görüyorum, arabayı sürüyor. Şoför penceresinden de yukarıdaki yıldızları görebiliyorum.
Ellerimde ve yüzümde yapış yapış bir şey var.
Kan mı?
Donmuş krema.
Usta eğilip yüzüme bakıyor. “Yaş Günün Kutlu Olsun.”

Duman kokusu var ve pasta aklıma geliyor.
“Direksiyonu az daha kafanda kırıyordum” diyor.
Sadece gece havası ve dumanın kokusu var, yıldızlar ve gülümseyerek arabayı süren usta var, kafam kucağında ve doğrulup oturmam gerektiği fikrinden birden vazgeçiyorum.
Pasta nerede?
Usta “Yerde” diyor.

Sadece gece havası ve dumanın artan kokusu.
Dilek dilemiş miydim?
Tepemde, yıldızların önünde silüeti görünen yüz gülümsüyor. “O mumlar” diyor, “hiç sönmeyen cinsten.”
Yıldızların ışığında, alev alan paspastan tüten dumanı görebilecek kadar gözlerimi yere odaklıyorum.

19

Usta gaza basıp, kendi sessiz tarzıyla direksiyonda coşuyor ve bu gece hala yapacak olduğumuz önemli bir işimiz var.
Medeniyet sona ermeden önce öğrenmem gereken tek şey, yıldızlara bakıp nereye gittiğimizi söyleyebilmek. Cadillac sanki uzayda gidiyormuşçasına ortalık sessiz. Çevre yolundan çıkmış olmalıyız. Arka koltuktaki herifler ya öldüler yada uyuyorlar.
“Ölümün kıyısından geçtin” diyor usta.

Bir elini direksiyondan çekip, alnımı direksiyona çarptığım yerdeki uzun yaraya dokunuyor. Alnım iki gözümü de kapayacak kadar şişiyor ve usta soğuk parmağını şişliğin etrafında gezdiriyor. Corniche bir çukura giriyor ve acıdan gözlerim kararıyor. Gece yolunda aceleyle ilerleyişimizin etrafındaki sessizliği, yere çarpan çamurluk ve homurdayıp, gıcırdayan tamponun sesi bozuyor.
Usta Corniche’in bağlarla asılı duran arka tamponunun, kamyonun ön tamponuna takılınca neredeyse kopup gidecek parçalandığını anlatıyor.
Bu gece olanların, Kargaşa Projesindeki ödevinin bir parçası olup olmadığını soruyorum.

“Bir kısmı” diyor. “Dört insan kurban etmem ve yüklüce miktarda yağ bulmam gerekiyordu.”
Yağ mı?
“Sabun için.”
Tyler’ın planı neydi?
Usta konuşmaya başlıyor ve katışıksız Tyler Durden sözleri bunlar.
“Yaşayan en güçlü ve en zeki heriflerin benzin istasyonlarında benzin pompaladıklarını ve garsonluk yaptıklarını görüyorum” diyor. Şoför penceresinden görünen yıldızların önünde yüzünün silüeti var.
“Bu heriflerin hepsini eğitim kamplarına alsak ve onları sonuna kadar eğitsek..
“Bir silahın bütün yaptığı bir yönde odaklanmaktır.
“Genç ve güçlü kadınlar ve erkeklerden oluşan bir sınıf var ve hayatlarını bir şeye adamak istiyorlar. Reklamlar bu insanları ihtiyaçları olmayan arabaların ve giysilerin peşinden koşturtuyor. Jenerasyonlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar, bu yüzden de gerçekte hiç ihtiyaçları olmayan şeyleri satın alıyorlar.

“Jenerasyonumuzda büyük bir savaş veya ekonomik bunalım olmadı. Ama bizim ruhani bir savaşımız var. Kültüre karşı büyük bir devrim başlattık. Büyük bunalım bizim hayatlarımızdır. Ruhsal bir depresyon içindeyiz.

“Bu kadın ve erkekleri esir edip, onlara özgürlüğü göstermeliyiz. Ve onları korkutup, cesareti öğretmeliyiz.
“Napolyon, şövalyelik nişanı olan bir kurdele parçası için hayatlarını feda edecek adamlar yeştirtirebileceğini söyleyip, böbürlenirdi.
“Dünyadaki zenginlikleri tekrar bölüştürene kadar, grev yaptığımızı ve kimsenin çalışmadığını düşün.
“Rockefeller Plaza’nın yıkıntılarının etrafındaki nemli ormanlarda geyik avladığımızı düşün.
“İşinle ilgili söylediğin şey gerçekten doğru muydu?” diye sordu usta.
Evet, gerçekten istifa etmek istiyordum.
“İşte bu yüzden yola çıktık bu gece” dedi.
Avlanıyoruz, yağ avına çıktık.

Hastanenin atık çöplüğüne gidiyoruz.
Tıbbi atıkların yakıldığı yere gidiyoruz ve atılmış ameliyat örtüleri ve yara bezlerinin arasında, on yıllık tümörlerin, damara tesir eden tüplerin, atılan iğnelerin arasında, korkunç şeyler, gerçekten korkunç şeyler bunlar, kan örneklerinin ve kesilmiş doku parçalarının arasında, çöp kamyonu kullanıyor olsak bile bir gecede taşıyabileceğimizden çok daha fazla para bulabiliriz.
Corniche’i dingillerinin taşıyabileceği seviyeye kadar dolduracak para bulacağız.
“Alacağımız yağ” diyor usta “Amerika’nın en zengin götlerinden emilmiş olan yağdır. Dünyanın en zengin, en yağlı götleri.”
Amacımız büyük kırmızı torbalardaki emilmiş yağları Paper Sokağına taşıyıp, kaynatmak, kül suyu ve biberiye ile karıştırıp, o yağları emdirmek için para veren insanlara satmak. Bir kalıp sabuna yirmi kağıdı anca bu herifler bayılır.

“Dünyanın en zengin yağı, buraların yağıdır.” diyor. “Bir tür Robin Hood’luk bu yaptığımız.”
Paspastaki küçük mum yanıkları içten içe yayılıyor.
“Oraya kadar gitmişken” diyor usta “şu hepatit böceklerinden de bulmamız gerekiyor.”

20

Yaşlar bu sefer gerçekten boşanıyordu ve iri bir damla silahın namlusundan süzülüp, tetiğe inmiş, ordan da işaret parmağımın üstüne damlayıp, dümdüz olmuştu. Raymond Hessel iki gözünü de kapadı, ben de silahı şakağına sert bir şekilde dayadım, bunu hiç bir zaman unutmayacaktı. Yanında duruyordum, bu onun hayatıydı ve her an ölebilirdi.
Elimdeki ucuz bir silah değildi, ve umarım tuz silahı sikip atmaz diye düşündüm.
Her şey çok kolay olmuştu. Ustanın söylediği her şeyi yapmıştım. Bu yüzden de bir silah almamız gerekmişti. Ödevimi yapıyordum.
Her birimizin Tyler’a on iki tane ehliyet götürmesi gerekiyordu. Böylece her birimizin on ikişer insan kurban ettiği kanıtlanmış olacaktı.
Park edip, Raymond Hessel’in Korner Mart’taki mesaisini bitirmesini bekledim. Gece yarısı dışarı çıkıp, son otobüsü beklemeye başladığı sırada, yanına yaklaşıp merhaba dedim.
Raymond Hessel hiçbir şey söylemedi. Muhtemelen parasının, asgari ücretinin, cüzdanındaki on dört doların peşinde olduğumu düşünmüştü.
Ah, Raymond Hessel, yirmi üç yılın gözlerinin önünden geçti, ağlamaya başladın, şakağına dayalı silahımın namlusuna göz yaşların damladı, ama hayır, bunun parayla bir ilgisi yoktu. Her şey para değildir.

Merhaba bile demedin.
Sen zavallı küçük cüzdanın değilsin.
Güzel bir gece, dedim, soğuk ama açık.
Merhaba bile demedin.

Kaçma dedim, kaçarsan seni arkandan vurmak zorunda kalırım. Silah dışarıdaydı ve elimde lastikli bir eldiven vardı, yani silahın delil olarak kullanılması durumunda, Kafkasyalı, yirmi üç yaşında ve vücudunda belirgin bir işaret olmayan Raymond Hessel’in kurumuş gözyaşları dışında silahın üstünde birşey bulamazlardı.
Sonra dikkatini çekmeyi başardım. Gözlerin öyle açılmıştı ki, sokak lambasının ışığında bile, buz gibi yeşil olduğunu görebiliyordum.
Sanki namlunun ucu çok sıcakmış yada çok soğukmuş gibi silah yüzüne değdikçe her seferinde biraz daha geri kaçıyordun. Geri kaçıp durma diyene kadar bunu sürdürdün, sonra da silahın sana dokunmasına izin verdin ama kafanı namludan mümkün oldukça uzağa kaçırdın.
Dediğimi yaptın ve bana cüzdanını verdin.

Ehliyetinde adının Raymond K. Hessel olduğu yazıyordu. 1320 SA Benning, A Apartmanında oturuyorsun. Bodrum katı olmalı. Bodrum katlarına genellikle numara yerine harf verirler.
Raymond K.K.K.K.K. Hessel, seninle konuşuyordum.
Kafan namludan uzakta dururken evet dedin. Evet, bir bodrumda yaşıyorum dedin.
Cüzdanında birkaç resim de vardı. Annenin resmi.
Gözlerini açınca, Annenle Babanın gülümseyen resminin yanında silahı da görecek olman senin için zor olmalıydı, ama sen bunu başardın, sonra da gözlerini kapayıp ağlamaya başladın.
Ölümün büyüleyici mucizesi seni sükunete boğacaktı. Bir an önce insanken, bir an sonra bir obje oluyorsun, ve yüzünden geriye pek birşey kalmayacağı için Annenle Baban yaşlı aile doktoru Bay Bilmemkimi arayıp, senin diş kayıtlarını almak zorunda kalacaktı. Ve Anneyle Baba senden her zaman daha iyisini yapmanı beklemişlerdi, hayır hayat adil değildi ve işte şimdi de bu noktaya gelmişti.
On dört dolar.

Bu annen mi diye sordum.
Evet. Ağlıyordun, burnunu çekiyordun, ağlıyordun. Sonra yutkundun ve evet dedin.
Kütüphane üyelik kartın vardı. Video kulübü üyelik kartın vardı. Sosyal sigorta kartın. On dört dolar nakit. Otobüs pasonu almak istedim ama usta sadece ehliyeti almamı söylemişti. Tarihi geçmiş bir üniversite öğrenci kimliği.
Demek bir yerlerde okuyordun.
Bu noktada ağlama keskinleşti, ben de silahı yanağına biraz daha bastırdım, kıpırdama yoksa şuracıkta ölürsün diyene kadar da geri adım attın. Şimdi söyle bakalım ne okudun diye sordum.
Nerede dedin.

Üniversitede dedim. Öğrenci kimliğin var.
Ah, anlayamamıştın, hıçkırdın, yutkundun, burnunu çektin, biyoloji dedin.
Şimdi beni dinle, bu gece öleceksin Ray-mond K.K.K. Hessel dedim. Bir saniye veya bir saat içinde ölebilirsin, sen karar ver. Hadi bana yalan söyle. Kafandan geçen ilk şeyi söyle. Uydur birşeyler. Umrumda olmaz. Silah bende.
Sonunda beni dinleyip, kafandaki küçük trajedi senaryolarından kurtulmuştun.
Boşlukları doldur. Raymond Hessel büyüdüğü zaman ne olmak istiyor?
Eve git lütfen dedin, sadece benim eve gitmemi istiyordun.
Saçmalama dedim. Sonra da hayatını nasıl geçirmek isterdin diye sordum. Eğer dünyada birşey yapabilecek olsaydın, bu ne olurdu?
Uydur bir hikaye.
Bilmiyordun.

O zaman sen öldün dedim. Dedim ki kafanı çevir.
Ölüm on saniye içinde başlayacak. Dokuz, sekiz.
Veteriner dedin. Bir veteriner olmak istiyordun.
Hayvanlarla ilgili olan iş. Bunun için okula gitmen lazım dedim.
Çok fazla okumak gerekiyor dedin.

Ya koca kıçını kaldırıp o okula gidersin Raymond Hessel, ya da ölürsün. Sen seç. Cüzdanını arka ceplerinden birine soktum. Demek gerçekten hayvan doktoru olmak istiyordun. Silahın tuzlu suyla ıslanmış namlusunu bir yanaktan çekip, diğerine dayadım. Her zaman bir veteriner olmak istiyordun değil mi Dr. Raymond K.K.K.K. Hessel?
Evet.
Atmıyorsun değil mi?
Evet. Yani hayır, atmıyordun. Evet.
Tamam o zaman dedim ve silahın nemli ucunu çenene dayadım, sonra burnunun ucuna ve silahı dayadığım her yerde gözyaşlarından parlayan halkalar oluştu.
O zaman okula geri dön dedim. Yarın sabah uyanırsan, okula gitmek için bir yol bul.
Silahın nemli ucunu iki yanağına dayadım, sonra çenene, sonra da alnına dayadım ve orada tuttum. Şu anda ölmüş de olabilirdin dedim.
Ehliyetin bende.

Kim olduğunu biliyorum. Nerede yaşadığını biliyorum. Ehliyetini alıyorum ve seni kontrol edeceğim Bay Raymond K. Hessel. Üç ay sonra, altı ay sonra ve bir yıl sonra kontrol edeceğim ve veteriner olmak için okula devam etmezsen, öleceksin.
Hiç birşey söylemedin.

Git buradan ve küçük hayatına devam et ama gözümün üstünde olduğunu unutma Raymond Hessel, ve şunu bil ki sadece peynir satın alıp, televizyon izlemeye yetecek kadar para kazandığın bu boktan işte çalıştığını görmektense, seni öldürmeyi tercih ederim.
Şimdi çekip gideceğim, o yüzden arkanı dönme.
Tyler böyle yapmamı istiyordu.

Ağzımdan çıkan sözler Tyler’ın kelimeleriydi.

Ben Tyler’ın ağzıyım.
Ben Tyler’ın elleriyim.
Kargaşa Projesindeki herkes Tyler’ın bir parçası olmuştu ve bu karşılıklıydı.

Raymond K.K. Hessel, bu akşam yiyeceğin yemek şimdiye kadar yediğin bütün yemeklerden daha lezzetli gelecek ve yarın, geri kalan hayatının en güzel günü olacak.

Reklamlar