Sinemaya yeni ve eşsiz boyutlar getiren Stanley Kubrick’in bütün filmleri ‘her tarafından vasatlık taşan bir endüstride’ ender görülen bir damgayı taşımaktaydı. Kubrick, filmlerinin her şeyi ile ilgilenen ve en iyisi olması için gerekirse filmini iki veya üç yılda çekmekten kaçınmayan bir mükemmeliyetçi olarak bilindi her zaman.

Stanley Kubrick, ister korku, ister bilim kurgu olsun, üzerinde çalıştığı her türü kendisi fiilen yeniden icat etmiş bir yönetmendir. Gene D. Philips’in derlediği Stanley Kubrick kitabı yönetmen hakkında geniş bilgiler içeriyor. Toplanan söyleşiler, yapıldıkları dönemde onun henüz başlangıç aşamasında olan projelerine referanslar da içeriyor ve fikirlerini olgunlaştırana kadar onları uzun zaman boyunca beslediğini gösteriyor. 1971’de yaptığı bir söyleşide Kubrick, yazar Arthur Schnitzler’in 1926’da yayımladığı Traumnovell’in (Hayal Hikâyesi) adaptasyonunu yapmayı planladığından bahsediyor. Bu söyleşiden otuz yıl sonra, cinsel takıntı ve kıskançlığı irdeleyen roman, Kubrick’in son filmi Gözleri Tamamen Kapalı’ya dönüşüyordu. University Press of Mississippi’nin Film Yönetmenleriyle konuşmalar serisinde benimsediği politikadan dolayı, bu kitaptaki söyleşiler üzerinde hiçbir oynama veya düzeltme yapılmadan yayımlanmış olması da doğru bir karar. Bu yüzden okur, kimi zaman Kubrick’in kendini tekrar ettiğini gözlemleyecektir.

Aslında bu tekrar bolluğu, sözü edilen fikirlerin birer anlayışı yansıttığı, yönetmen için önemli olduğu ve bu yüzden bunları vurgulamak istediği noktasında anlam taşıyorlar. Bu kitap ustayı tanımak isteyenler için son derece faydalı bir çalışma.

Sinemaya yeni ve eşsiz boyutlar getiren büyük ustanın bütün filmleri “her tarafından vasatlık taşan bir endüstride” ender görülen bir damgayı taşımaktaydı. O, filmlerinin her şeyi ile ilgilenen ve en iyisi olması için gerekirse filmini iki veya üç yılda çekmekten kaçınmayan bir mükemmeliyetçi olarak bilindi her zaman. Her filminde özgün ve etkileyici olabilen bir sinema dehasının özelliklerini taşıyordu. Kendi üslubunu oluşturmuş ve hiçbir kategoriye dâhil edilemeyen bir üstattı. Bakın bu durumu kendi sözleriyle nasıl anlatıyor: “Ben fikir üretiyorum -sinema yönetmeninin temel işi budur. Yönetmenin ikinci görevi, filmin seyirciye nasıl bir zevk vereceğini belirlemektir. Konu aktörlere gelince ise, ben hep en iyileriyle çalışmayı denesem bile burada bir orkestra şefinin karşılaştığı sıkıntıları çekmek kaçınılmazdır. Kendimin bu film yapma sürecinin en çok hangi aşamasını sevdiğimi soracak olursanız, o zaman da ‘kurgu’ diye cevap veririm. Çünkü yaratıcı bir iş çıkarmanıza en yatkın zemin, kurgudur. Önceden yazarak hazırlanmak, sonradan senaryoyu kaleme almak elbette çok tatmin edici bir duygu, fakat yazarken bir film üzerinde doğrudan çalışmış olmazsınız. Filmin çekimi başladığındaysa, bir sanat eseri yaratmak için tasavvur edebileceğiniz en ağır koşullarla baş başa kaldığınızı bilirsiniz…”

Yönetmenin ülkesi

Kubrick genç yaşında fotoğrafçılıktaki yeteneğiyle dikkat çekmiştir. Henüz on dört yaşındayken bir fotoğrafını ünlü Look dergisine satmayı başarabilmişti. On yedi yaşında bu ünlü derginin foto muhabiri olarak çalıştığı sırada film yapımcısı olmuştur. Aralıksız sinemaya giden biri olarak, Modern Sanat Müzesi’nin bütün film koleksiyonunu en az iki defa seyretmiş; derken Alex Singer adlı arkadaşından kısa belgesel çekimlerinde bir servet yattığını öğrenmiş. Böylece, fotoğrafçılıktan kazandıklarıyla yaptığı birikimi değerlendirmek için, orta sıklet boksör Walter Cartier’le ilgili bir belgesel çekmeye karar vermiş. Çektiği bu filme Day of the Fight adını koymuştur. Bunu, iki kısa film daha izledi. 1953 yılında ailesi ve arkadaşları tarafından finanse edilen ilk uzun metrajlı filmi Fear and Desire’ı çekti. Bu filmde düşman hatlarının arkasına düşen bir grup askerin yaşam mücadelesini anlattı. Bu yapıtında, daha sonraki filmlerinin çoğunda işleyeceği, “düşman bir dünyada maddi ve manevi temelleri elinden alınan insanın kendisini anlayabilmek için verdiği mücadele” konusu belirgin bir şekilde görülür. Killer’s Kiss (1955) ve klasik bir soygun filmi olan The Killing’le (1956) Hollywood’un dikkatini çekti. 1957’de Kirk Douglas’ın başrolünde olduğu Zafer Yolları filmiyle ilk başyapıtını ortaya çıkarmış oldu.

1960’ta Kirk Douglas, Kubrick’ten, prodüksiyonunu üstlendiği ve başrolünü oynadığı Spartacus filminin yönetmenliğini devralmasını istedi. Kubrick, diğer bütün filmlerinin aksine, Spartacus’te senaryo ve filmin son hali üzerinde bütün kontrolü elinde bulunduramadı. Spartacus’un kurgusu yapılırken, Kubrick ve James B. Harris, Vladimir Nabakov’un Lolita adlı romanının haklarını satın aldılar. Her türlü toplumsal gruptan Lolita’nın filminin çekilmemesi konusunda büyük baskı geliyordu ve bir süre bu proje için hiç para bulamadılar. Fakat sonunda para bulundu ve film Londra’da çekildi. Kubrick filmin zayıf yanının erotizm eksikliği olduğunu düşünüyor, oysa bu kaçınılmazdı. Kubrick, “Romandaki önemli nokta, ilk başta Humbert’in sapıklığının esiri olduğunu düşündürmesi,” diyor.

Uzaya ve geleceğe bakış

Kubrick’in diğer bir filmi olan 2001’le ilgili tartışmaların büyük bölümü, filmde bol miktarda bulunan metafizik sembollerin anlamlarıyla ilgili -örneğin parlak siyah anıtlar ve bu anıtların insan kaderine müdahale ettikleri her aşamada Dünya, Ay ve Güneş’in yörüngesel kesişimleri, ayrıca hayatta kalan astronotu çevreleyen ve o ‘yıldız çocuk’ olarak yeniden doğup Dünya’ya doğru sürüklenirken zaman ve uzayın kaleydoskopu andıran bir girdap oluşturduğu nefes kesen final sahnesi…

Hatta bir eleştirmen, filmin anatemasını Nietzsche’nin ‘insan pek insanca’ temasıyla kıyaslayarak, ilk Nietzscheci film olarak nitelemiştir. Kubrick, film müziklerini hazırlarken de bu tavrını korumuş, Strauss’un üstün insan teorisinin mimarı Nietzsche’nin etkisiyle bestelediği “Also Sprach Zarathustra/Böyle Buyurdu Zerdüşt” parçasını filme dâhil ederek, alt metni desteklemişti. Kendimize asıl sormamız gereken şudur: 2001’in metafizik mesajı neydi? Arthur C. Clarke’ın kitabından yola çıkarak birlikte hazırladıkları senaryoyla çekilen film; İnsanlığın gelecekteki yaşayışı, teknoloji karşısındaki konumu, evrenin sırlarına vakıf olup olamayacağı konularına özgün ve felsefi bir bakış açısı getiriyordu.

2001, görkemli bir anlatıma sahip olmakla birlikte hayallerimizin sınırlarını hâlâ zorlamaya devam ediyor. Burada değindiğimiz filmler, bu ilginç yönetmenin sadece birkaç filminden ibaret. Bunlardan başka; Otamatik Portakal (1971), Barry Lyndon (1975) ve bu filmlerden sonra korku filmlerinin popüler olmasıyla Stephan King’in ünlü romanı The Shining’i (1980) sinemaya uyarladı. 1987 yılında Full Metal Jacket ile sinamaya dönüş yaptı. Full Metal Jacket, insanoğlunun ikiliğinin ve hükümetlerin ikiyüzlülüğünün bir hikâyesi. Kubrick, her zaman yaptığı tüm işlerde bir yaratıcılık kaygısı taşıyordu.

Dahi yönetmenimiz, Gözleri Tamamen Kapalı’nın son baskısını Warner Bros’a teslim ettikten dört gün sonra hayata gözlerini yumdu. Gerçekleştirme fırsatı bulamadığı AI (Yapay Zeka) adlı fütüristik film projesi başarısız bir şekilde Steven Spielberg tarafından filme alınmıştır. Eğer Kubrick bu filmi tamamlasaydı daha başarılı bir kurguyla bizi selamlardı sanırım.

STANLEY KUBRİCK
Gene D. Philips
Çeviren: Neşfa Dereli
Agora Kitaplığı
2009
288 sayfa, 22 TL.