Gördüğümüz herşeyin bir silüet olarak maddesel anlamı ya da kodları vardır. Nasıl ki görüntümüzü yansıtan aynanın bile o işlev için bir fiziksel açıklaması ve formülize şekli var ise, gözümüze ışıyan fakat dokunamadığımız kodlarımızın bir de gözümüzle göremediğimiz diğer boyutları mevcuttur.

Evrende ruhtan daha büyük bir enerjiye sahip olan başka boyut maddeler bulunabilir. 2009 yılında bile çeşitli biçimlerde ortaya çıkan enerjiler ve maddeler keşfedilmektedir. Kim bilir belki daha sonraları bu enerjiler gibi kimi gözle görülemeyen enerji yüklü maddelerden haberdar olabilecek teknolojiye sahip olabiliriz.

Her maddenin bir kodu vardır demiştim. Metafizik düşünce olarak bunu kavramamız mümkün değil. Güncel olarak bunu şu şekilde ortaya koyabilirim; bilgisayarınızda bulunan herhangi bir fotoğrafı not defterinizde açın. Ortaya çıkan kodlar fotoğrafı oluşturuyor. Yani renksiz sayılar, harfler ve semboller. Programlama ilkeleri ile dizilince ortaya hayal gücümüzle sınırlı görüntüler ortaya çıkıyor.Parantez açmak gerekirse, programlama ilkeleri yani belirli bir DNA yapısı gibi dizilim şemasına göre düzenlenerek.

Steneografi dediğimiz resimlerin yada en doğru cümle “dijital ortamdaki resim veya fotoğrafların” kodlarıyla oynayarak gözle görülemeyen başka bir dökümanı, yazıyı, hatta resmi/fotoğrafı kodlara gömerek duyu organlarımızın fark etmediği boyutta bilgi saklanabiliyor.Bu bilgiler ancak özel yöntemler ile açığa çıkarılıp algımıza sunulabiliyor.

İnsan psikolojisi de öyle değil mi? Acı, keder,mutluluk gibi birçok kavram beynimize kayıt ediliyor fakat bir bunu görsel olarak açıklayamıyoruz. Ve bu yapısal değişiklikler növrozlar ile görsel olarak yansımıyor mu?

Anlatmak istediğim ve öne attığım şu olsa gerek; 5 duyu organımız ile algıladığımız şeylere gerçek ve üç boyutlu dersek, dünyanın yapısına göre evrimleşen vücudumuzun başka galaksilerdeki enerji yada maddeleri algılayıp yorumlayamaması gayet olağan.başka gezegen, galaksi hatta kendi güneş sistemimizdeki gök cisimlerinin ve yapılarının üçüncü boyut ve beş duyu organımız ile algılanıp yorumlanamaması gerçektir.

Bazı teorisyenlere göre karşılaşılan ufolar ve uzaylılar foton dalgasıyla dünyanın karadelikten geçerek boyut değiştirmesi sonucu evrimleşen insanların, evrim sonucu 2 Sarmal olan DNA’sının 12 Sarmal Sıralı DNA’ya dönüşerek (foton dalgalanması ile DNA çoğalır) başka boyuttan şu an yaşadığımız boyuta gelmelerinden ibarettir.

Yani biz, dünyamızı ziyaret eden uzaylı dediğimiz canlıların belki de milyarlarca yıl önceki atalarıyız !

Karadeliğe girdiğinde yapı değiştirerek güneş sisteminin olası evriminde, insan ve diğer gezegenlerde olduğunu varsayarsak canlılar da yapı değiştireceğinden; boyutlar arası yolculuk yapacak araçlar geliştirecek ve şimdiki zamanımıza yolculuk yapmaları ve geçmişleri hakkında bilgi sahibi olmak için bir çok insanı kaçırmaları olağandır. Tabiki bugünkü teknolojiyle bu söylemler ancak varsayım olarak tam karşımıza duruyor; daha öteye gidemiyor.

Fakat bundan önceki foton dalgasında ne olacağını kesin olarak kimse bilemiyor.. Ve ne zaman olacağını da.

Boyutların yaşamsal anlamda da varolabileceğini başka bir deyişle anlatmak gerekirse, radyo frekanslarını örnek verebilirim.
Bir radyo frekansında var olan enerji, diğer frekanslar tarafından algılanamazlar ve karışmazlar. Kızılötesi frekansları da algılarımız ile algılayamadığımıza göre, zaten boyutların varlığını inkar etmek şu noktada saçma olacaktır.

Mısır Tanrısı Ra‘nın ailesi ve akrabasının olmaması, dinazorlar ile aynı devirde insanların yaşadığı ve hatta insanların dinazorların bazı türlerini evcilleştirdiği -resimli olarak bulgular tespit edildi-, milyonlarca yıl öncesi -ki bu dinazorların var olduğu zamana tekabül ediyormuş- çağlarda bile kalp nakli ve beyin ameliyatı yapıldığı anlaşılan resimli olarak anlatıldığı taşların bulunması, acaba o çağlarda bu kadar ileri düzey kültüre sahip insanların nereye kaybolduğu soru işareti olarak karşımıza çıkmaktadır.

Biz medya sayesinde bilimden uzak tutulalım fakat şunu bilmenizi isterim ki; dünyanın uydusu Ay’da bile bir medeniyetin oluşturduğu savunma kalelerinin fotoğraflanması ve 1966 yılından sonra neden bir daha Ay’a insan gönderilmediği merak konusudur ve halen bilim çevrelerince tartışılır (biz uyurken).

2012 ile 2020 arası Ay’a uzay üssü kurulup oradan Mars’a gitme planlarından bütün basına bas bas bağırarak bahseden Nasa’nın, 1966’dan sonraki dönemde bunları kendi ağzıyla yalanlaması çok kuşku veren bir olaydır.

Dünyanın 1960’lı yıllara kadar adeta teknolojiden yoksun ve tarih öncesi çağlarda bahsettiğimiz kalp naklini bile 2000’li yıllara kadar yapamayacak derecede geri teknolojiye sahip olması ve sonradan; bilgisayar, kızılötesi, gelişmiş radyo frekanslarının kullanılması, evrenin boyutlarını araştırılması gerçekten ilgi çekici. Bu teknolojinin sanki düşen uzay araçlarından çalınan teknolojiye benzemesi gibi geliyor bana.

Transformers 1’i izleyenler bilir, kutuplarda bir mağarada bulunan ve tarih öncesi çağlardan kalan bir robotun (Megatron‘du sanırım) ayrıştırılmak suretiyle teknolojisi incelenerek bluetooth teknolojisini oradan çaldığı gösteriliyor. Ayrıca bütün bu tarz teknolojik buluşların amerikada yapılması beni en derin düşüncelere iten şey.

Reklamlar